Ad ve Soyad :
E-Posta :
Telefon :
   

Alexis Zorba

Alexis Zorba Kimdir?

 


Zorba, The Greek

 

Onu ilk kez Pire'de tanıdım. Girit'e gidecek vapura binmek üzere limana gelmiştim. Neredeyse sabah olacaktı. Yağmur yağıyordu. Güçlü bir siroko rüzgârı esiyor, denizin serpintileri küçük kahveye kadar geliyordu. Camlı kapılar kapalı olduğu için hava insan soluğu ve adaçayı kokmaktaydı. Dışarısı soğuktu, camlar, insan soluklarından buğulanmıştı. Keçi kılından kahverengi fanilalar giymiş ve burada sabahlamış birkaç denizci, kahve ve adaçayı içiyor, buğulu camlardan denize bakıyorlardı. 
Fırtınadan sersemleyen balıklar, dipteki durgun sulara inmiş, yukarıda çevrenin durulmasını, balıkçılar da kahveye sığınmışlar, bu tanrısal keşmekeşin durmasını bekliyorlardı; balıkların korkusu geçsin de oltalara vursunlar diye... Dil,
iskorpit ve pisi balıkları gece seferlerinden dönüyor, uyumaya gidiyorlardı. Şafak söymekteydi. Camlı kapı açıldı. Kısa boylu, sarı benizli bir liman işçisi içeri girdi. Başı açık, ayakları çıplak ve çamur içindeydi. Kocaman, açık mavi pardesü giymiş bir ihtiyar deniz kurdu bağırdı: 
— Ee Kostandi, nasılsın be? Kostandi kızgın bir tavırla tükürdü. 
— Nasıl olalım? Günaydın kahve, tünaydın ev, günaydın kahve, tünaydın ev, günaydın kahve, tünaydın ev! İşte benim hayatım! 
İş yok!
Bazıları güldü, bazıları kafa sallayıp küfrettiler. Felsefe eğitimini Karagöz oyunlarında tamamlamış palabıyıklı biri araya girdi: 
— Hayatın kendisi işsiz; lanet olsun, kendisi! 
Yeşilli mavili, tatlı bir ışık pis camlara vurdu, o da kahvenin içine girdi, ellere, alınlara takıldı, ocağa sıçradı, şişeler alevlendi; elektrik gücünü yitirdi; uykusuz ve mahmur kahveci, elini uzatıp lambaları söndürdü. Bir an süren bir sessizlik oldu. Bütün gözler kalkıp çamurlu güne baktılar. Uğuldayarak kırılan dalgalarla, kahvenin içinde guruldayan birkaç nargilenin sesi duyuldu. İhtiyar deniz kurdu, içini çekti. Sonra mırıldandı:
— Acaba Kaptan Lemonis ne oldu, ulan? Tanrı yardımcısı olsun! Açık denize kötü kötü baktı:
— Tuh sana, karı-kocayı ayıran deniz! dedi ve ıkınarak bıyığını ısırdı. 
Bir köşeye büzülmüştüm, üşüyordum, ikinci bir adaçayı ısmarladım. Uykum vardı. Uyku, yorgunluk ve sabahın verdiği üzüntüyle savaşıyordum. Bakıyor, bakıyordum. Çok koyu, deniz, yağmur ve hasretten oluşmuş bir yansıma kalbimi sarıyordu. Gözlerimi, hala pruvasına kadar gecenin içine batmış gibi duran büyük bir vapurun siyah küpeştesine dikmiştim. Yağmur yağıyor ve ip gibi inen sular, gökyüzü ile çamuru birleştiriyordu. Ben siyah vapura, gölgelere ve yağmura baktıkça, yavaş yavaş içimdeki acı biçimleniyor; anılar yükseliyor ve o sevgili dost, yağmurla hasretten yapılmış ıslak havada gelip yerleşiyordu. Ne zaman? Geçen yıl mı? Başka bir hayatta mı? Dün mü? Ona veda etmek için bu limana inmiştim. Yine yağmuru, soğuğu, vaktin sabaha karşı olduğunu hatırlıyorum; kalbim yine altüst olmuş, kabarıyordu. İnsanın, sevdiği insanlardan geç ayrılması zehirdir! İnsanın, bıçakla keser gibi, kendisi için doğal bir iklim olan ıssızlıkta yine yapayalnız kalması daha iyi. Fakat o yağmurlu şafakta ben dostumdan ayılamıyordum. (Bunun nedenini sonradan ve içim yanarak çok geç anladım.) Onunla birlikte vapura binmiş, kamarasında, saçılmış valizler arasında oturmuştum. Ona uzun uzun bakıyor, dikkatini başka yana çevirdiği zaman, yüzünün çizgilerini, o parlak, yeşilli beyazlı gözlerini, tombul ve genç yüzünü, ince, taze ifadesini, hepsinin üstünde de o uzun soylu parmaklarını süzüyordum. Bir ara bakışlarımın, üzerinde kaçakça ve emermiş gibi durduğunu farketti; sıkıntısını gizlemek istediği zamanki alaycı bakışıyla baktı. Beni süzdü, anladı. Ve ayrılığın acısını dağıtmak için alaycı bir gülümseyişle sordu: 
— Ne zamana kadar?
— Ne, ne zamana kadar? 
— Ne zamana kadar kâğıt yiyip mürekkep yalayacaksın? Benimle birlikte gel, orada, Kafkas'ta, ırkımızdan binlerce insan tehlikede; gel, onları kurtaralım. 
Sonra, o soylu tasarısıyla alay edermiş gibi gülmeye koyuldu: 
— Onları belki kurtaranlayız, diye ekledi. Ama kurtaralım derken, biz kurtuluruz. Öyle değil mi? Bunları söylemek istemiyor musun, hocam? Kendini kurtarmanın tek yolu başkalarını kurtarmak için çabalamaktır. Haydi öyleyse, öğreten öğretmen... Gel! 
Karşılık vermedim. İlah doğuran Kutsal Doğu, yüksek dağlar, Promete'nin kayaya saplanmış çığlığı... O yıllarda aynı kayalara saplanmış ırkımız bağırıyordu. Tehlikedeydi; kendisini kurtarması için oğullarından birini çağırıyordu. Ve ben, hiç etliye sütlüye karışmadan, bu çekilen acılar bir düşmüş ve hayat da, sürükleyici bir tragedyaymış da, insanın bir aşamaya varıp eyleme katılması sanki büyük bir kabalık ve bönlükmüş gibi, dinliyordum. Dostum karşılık beklemeden ayağa kalktı. Vapur şimdi, üçüncü düdüğünü öttürüyordu. Heyecanını saklamış olmak için alaycı bir tavırla: 
— Sağlıcakla kal, kağıt faresi! dedi. Yüreğindekini açığa vuramamanın ayıp olduğunu biliyordu. Gözyaşları, tatlı sözler, kararsız el işaretleri ve halkça içtenlik belirtisi sayılan hareketler, ona insanın yakışıksız çirkinlikleri gibi görünüyordu. Bu kadar çok sevişen biz, tatlı bir söz söylememiştik; canavarlar gibi oynuyor, birbirimizi tırmalıyorduk. O ince, alaycı ve uygardı, bense vahşi. O kendini denetlemeye alışkındı, ruhunun bütün belirtilerini, gülümseyişinin altında kolaylıkla gizleyebiliyordu; bense haşin, yersiz, uygarlıktan kopmuş bir gülüş salıveriyordum. Heyecanımı ben de sert bir sözle gizlemek istedim ama, utandım. Hayır, utanmadım; yapamadım. Elini sıktım; bu eli tutuyor, bırakmıyordum. Gülümsemeğe çalışarak, 
— Heyecanlandın mı? dedi. Soğukkanlılıkla,

— Evet dedim. 
— Neden? Yıllarca önce anlaşamadığımızı söylememiş miydik? Senin o sevdiğin Japonlar ne diyor? «Fudoşin!» Ölçülülük, dayanıklılık, yüzün hareketsiz bir maske gibi gülümseyişi. Ama maskenin arkasında ne olup bitiyor, o bizim bileceğimiz iştir. Uzun bir cümle yapmamağa çalışarak yine, yanıtladım onu:
 — Evet.
Sesimin titreyişini önleyeceğimden emin değildim. Vapurda, bir kampananın, kamaralardaki uğurlayıcıları dışarı kovaladığı duyuldu. İnce ince yağmur yağıyordu. Hava, ayrılığın dokunaklı sözleri, yeminler, uzun uzun öpüşmeler ve sık sık soluyarak yapılan son uyarılarla doluydu. Kadın kocasına, dost dostuna sarılıyordu. Sanki sonsuza dek ayrılıyorlardı; sanki bu küçük ayrılış onlara büyük ayrılışı hatırlatıyordu. Kampananın tatlı sesi birden ıslak hava içinde, sancaktan iskeleye bir ölüm çanı gibi yankılandı. Dostum eğildi, yavaşça, 
— Bak, dedi, sende acaba olacak kötülükleri önceden sezme gücü var mı?

— Evet, diye karşılık verdim.
— Böyle masallara inanıyor musun?
— Ne, yani? 
Yanisi filan yoktu, inanmıyor ama, korkuyordum. Konuşurken, bir karar versin diye kendisini sıkıştırdığım, onun da dayattıktan sonra kabul edip «sevdiğim için istediğini yapacağım» diyerek dizime dokunduğu en içten anlarımızda olduğu gibi elini hafifçe sol dizimin üstüne koydu. Kirpikleri iki üç kez kırpıştı. Yine bana bakıyordu. Çok üzüntülü olduğumu anladı ve çok sevdiğim bir silah olan gülümseyişini kullanmakta kararsızlık gösterdi. 
— Peki, dedi. Ver elini; eğer ikimizden biri ölüm tehlikesiyle karşılaşırsa... 
Utanmış gibi durdu. Biz ki, yıllarca bu ruh ötesi hava seferleriyle alay etmiştik ve ot yiyenleri, ruhçuları, sofileri ve ektoplazmacıları aynı çukurun içine atardık... Anlamaya çalışarak sordum:
— Yani?
O, içine daldığı tehlikeli cümleden kurtulmak için aceleyle, 
— İşte böyle şakaya vuralım, dedi. Eğer ikimizden biri ölüm tehlikesiyle karşılaşırsa, hemen öbürünü hatırlasın ve nerede olursa olsun, ona haber versin... Kabul mü? 

Gülmek istedi, ama donmuş gibi kalan dudakları kıpırdamadı.
— Kabul, dedim.
Dostum, heyecanının belli olduğundan korkarak aceleyle ekledi: 
— Elbette ben, bu gibi boş ruh bağlantılarına inanmam! 
— Zararı yok, olsun! diye mırıldandım.
— Peki öyleyse, olsun; oynayalım bu oyunu. Kabul mü? 
— Kabul... 
Son sözlerimiz bunlar oldu. Sessizce el sıkıştık, parmaklarımız hasretle birleşti, sonra birden ayrıldılar... Sanki kovalıyorlarmış gibi arkama bakmadan aceleyle kaçtım. Başımı çevirerek son kez dostumu göreyim dedim, ama kendimi tuttum. İçimden şöyle demiştim: «Geri dönme! Yürü!» İnsanın ruhu sırf çamurdur; işlenmiş, hala kabağıyım doğranmış becerilere sahip yontulmamış bir çamurdur ve temiz, sağlam olan hiçbir şeyi farkedemez; eğer yapabilseydi bunu; bu ayrılış ne kadar başka olurdu! Işık artıyor, sanki iki seher birbirine karışıyordu; artık dostumun sevimli yüzünü daha iyi görüyordum, limanın rüzgarı içinde hareketsiz ve kederli, yağmurla yıkanıyordu bu yüz. Kahvenin camlı kapısı açıldı, deniz uludu, içeri kısa bacaklı, sarkık bıyıklı, iki bacağının arası açık bir denizci girdi. Sevinçli sesler yükseldi:
— Hoş geldin, Kaptan Lemonis! 
Köşeme büzülerek yine kendimi toparlamaya çalıştım; ama dostumun yüzü yağmurun içinde erimiş, kaybolmuştu bile! Kaptan Lemonis sakin, ağır ve az konuşan bir adam gibi, tesbihini çıkarmış, oynuyordu. Ben, görmemeye, işitmemeye, kaybolan hayali korumaya çalışıyordum. O zama içimi dolduran öfkeyi, öfkeyi değil de, dostumun beni «kqğıt faresi» diye nitelediği zamanki utancı yeniden yaşamak mıydı bu? Hakkı vardı! Ben hayatı bu kadar sevmiştim, nasıl olmuştu da bunca yıldır kağıt ve mürekkeplere karışmıştım? O ayrılış günümde dostum bana, daha iyi göreyim diye yardımda bulunmuştu. Artık talihsizliğimin adını bildiğim için seviniyordum; belki onu daha kolay yenebilecektim. Sanki o artık dağılmış, cisimsiz ve elle tutulmaz halde değildi; sanki maddeleşmişti. Şimdi onunla görüşmem kolaylaşmış oluyordu. Sanki, dostumun bu katı sözü, içimde sessizce yol almıştı da, o zamandan beri ben, kağıtları bırakmak, eyleme geçmek için vesile arıyordum. Bu sefil kemirici hayvanın manevi silahım olmasından iğreniyor, utanıyordum. Bir ay geçmeden de kolayını buldum; Girit'in Libya'ya bakan kıyısında bırakılmış bir linyit ocağını kiraladım. Şimdi kağıt fareleri sınıfından uzak, basit insanlar, işçiler ve köylülerle birlikte yaşamak üzere Girit'e gidiyordum. Gitmek üzere hazırlanmıştım; üstelik bu yolculuğumun çok gizli bir anlamı varmış gibi, pek heyecanlıydım; yolumu değiştirmeye içten kararlıydım. «Ruhum, diyordum, şimdiye kadar gölgeye bakıp doyuyordun; şimdi seni tene götürüyorum.» Hazırdım; ayrılışa pek az kalmıştı, kağıtlarımı karıştırırken yarıda kalmış bir el yazısı buldum. Elime aldım, çekinerek sayfalarını çevirdim. İki yıldan beri içimde bir huzursuzluk, büyük bir hasret, sanki bir tohum vardı: Buddha. Onun, içimi durmadan yediğini, emdiğini, yerleştiğini hissediyordum. Büyümüştü. Tepiniyor, kaçmak için göğsümü tekmelemeye başlıyordu. Artık onu atamıyor, bunu yapamıyordum. Zaten böyle bir atışı yapmak için vakit çoktan geçmişti. Bir ara, elyazısını böyle kararsız tutarken dostumun gülümseyişi havada sadece alay ve acıma halinde biçimlendi. Ben inatla «Alacağım! dedim. Ondan korkmuyorum, alacağım, kıs kıs gülme!» Bir çocuğu kundağına sararmış gibi kağıdı dikkatle katladım ve aldım. Kaptan Lemonis'in ağır ve kısık sesi duyuldu. Kulak kabarttım; fırtınada kayığın direklerini sarıp yalayan cinlerden sözediyordu: 
— Yumuşak, kaygan, tuttun mu ellerin ateşe bulanıyor; bıyıklarıma sürmüştüm, bütün gece şeytanlar gibi parlıyordum. Böyle işte, gemiye deniz suyu doldu, yüklemiş olduğum kömürler ıslandı, ağırlaştı. Gemi yatmaya başladı, ama Tanrı yardım etti, yıldırım indirdi, kapaklar kırıldı ve deniz kömürle doldu. Gemi hafifledi, yükseldi, ben de kurtuldum. Bu da geçti! Cebimden, yol arkadaşım saydığım küçük Dante'mi çıkardım; pipomu yaktım, duvara yaslanıp yerleştim. Ama bir an duraladım; ölmez dizelerin neresinden başlayacaktım? Cehennem'in yakıcı katranından mı, Araf'ın serin alevinden mi, yoksa doğrudan doğruya insan umudunun en yüksek katından mı başlamalıydım? İstediğimi seçebilirdim. Ufacık Dante'mi tutuyor, özgür olduğuma seviniyordum. Sabah sabah seçeceğim dizeler bütün günümü ayarlayacaktı. Karar vermek için yoğunlaşmış hayalimin üzerine eğildim, fakat vakit bulamadım; birden huzursuzluk içinde başımı kaldırdım. Nasıl olduğunu bilmiyorum, sanki başımın üstünde iki deliğin açıldığını duymuştum; birden arkama dönüp camlı kapıya baktım. Umut kafamdan şimşek gibi geçmişti: «Dostumu yine göreceğim!» Mucizeyi karşılamaya hazırdım. Aldanmışım; çok uzun boylu, kuru, patlak gözlü, altmışbeşlik bir ihtiyar, yüzünü cama yapıştırmış, bana bakıyordu. Koltuğunun altında küçük, yassı bir bohça vardı.  En çok dikkatimi çeken şey, alaycı, üzgün, huzursuz ve alev alev yanan gözleriydi. Bana öyle görünmüştü gözleri. Bakışlarımız bir an birleşince, aradığının ben olduğuma inanmış gibi, kararlı bir tavırla elini uzattı ve kapıyı açtı. Hızlı, kıvrak bir yürüyüşle masaların arasından geçerek önümde durdu. 
— Yolculuk mu? diye sordu. Hayrola ne yana? 
— Girit'e. Neden sordun? 
— Beni de götürür müsün? 
Dikkatle ona baktım. Çukurlaşmış yanaklar, kalın bir çene, kabarık favorili kırlaşmış kıvırcık saçlar, kıvılcımlanan gözler. 
— Neden? Seni ne yapayım? Omuz silkti, alaylı, 
— Neden? Neden? dedi. insan nedensiz bir şey yapamaz mı? Şöyle keyfi için! Beni yanına aşçı olarak al, diyelim, çorba yapmasını bilirim. 
Gülmeye başladım. Kesin davranışı ve sözleri hoşuma gitmişti. Çorba da hoşuma giderdi. Uzaktaki ıssız kıyıya bu madrabaz ihtiyarı da birlikte götürsem kötü olmaz, diye düşündüm. Çorbalar, gülüşler, söyleşiler... Çok gezmiş, çok görüp geçirmiş Denizci Sindbad'a benziyordu; hoşuma gitmişti. Kocaman kafasını sallayarak, 
— Ne düşünüyorsun? dedi. Senin de terazin var, ha? Dirhemle ölçüyorsun demek? Bre ver kararını, terazileri de şeytan alsın! 
Çıkık kemikli, izbandut haliyle tepemde duruyordu; onunla konuşmak için başımı kaldırmaktan yoruluyordum. Dante'yi kapadım. 
— Otur, dedim. Bir adaçayı içer misin? Oturdu; bohçasını dikkatle yandaki sandalyenin üstüne koydu. Alaylı, 
— Adaçayı mı? dedi. Gel buraya, kahveci! Bir rom! 
Rom'u yudum yudum içti; tadını çıkarmak için uzun süre ağzında tutuyor, sonra ine ine ısıtsın diye yavaş yavaş yutuyordu. «Duyarlı ve meraklı bir adam!» diye düşündüm. 
— Ne iş yaparsın? diye sordum. 
— Bütün işleri! Ayak, el, kafa işlerini! Bir de iş seçecek değiliz ya. 
— Son olarak nerede çalışıyordun? 
— Bir maden ocağında. Bak, ben iyi bir madenciyimdir; madenlerden anlarım, damarları bulur, geçitler açar, kuyulara inerim; korkmam, iyi çalışıyordum, işçilerin başıydım. Başka tasam yoktu. Gel gör ki, şeytan gelip kuyruğunu soktu. Geçen cumartesi akşamı keyfe gelerek birkaç tane attım, o gün bizi denetlemeye gelen patronla karşılaştım ve herife bir temiz sopa çektim. 
— Peki, neden? Sana ne yaptı? 
— Bana mı? Hiiiç! Ama hiç! Adamı ilk kez görüyordum. Zavallı bize sigara da dağıtmıştı. 
— Öyleyse? 
— Uuf, sen de! Başka işin yok da soruyorsun! Öyle esti be birader! Sen değirmenci karısının kıçında ortografi arıyorsun. Değirmenci karısının kıçı insanın aklıdır. İnsan aklının değişik tanımlarını okumuştum; ama bu bana en şaşırtanı gibi geldi ve hoşuma gitti. Yeni arkadaşa baktım; yüzü sanki kuzey rüzgarlarıyla yağmurlar tarafından yenmiş gibi buruşuklar, oyuklarla, basbayağı testere yenikleriyle doluydu. Birkaç yıl sonra başka bir yüz, bende, aynı işlenmiş, acı çekmiş odun duygusunu uyandıracaktı: Panait Istrati'nin yüzü.. 
— Peki, çıkınında ne var? Yiyecek mi, çamaşır mı, takımların mı? Arkadaş, omuzlarını kaldırıp güldü.
— Bana çok namuslu görünüyorsun, dedi, kusura bakma!
Uzun, sert parmaklarıyla çıkınını okşadı: 
— Hayır, diye ekledi, santurdur bu.
— Santur mu? Santur çalar mısın sen? 
— Fukaralık bastığı zaman kahvelerde dolaşıp santur çalarım. Bu arada, kimi eski Makedonya hırsız havalarını da söylerim. Sonra, bağış toplamaya başlarım. Nah, şu külahla! İçi metelikle dolar. 

— Adın ne, senin? 
— Aleksi Zorba. 

 

 

Kazancakis, Nikos. “Zorba” çev. Ahmet Angın, Can yayınları, 1982.

Alexis Zorba Kimdir?
Site Haritası
© Copyright 2020 Tüm hakları saklıdır. Homopsychologicus Psikoterapi ve Psikolojik Danışmanlık
Designed & Developed by Art Web ® Tasarım ve Yazılım Hizmetleri