Ad ve Soyad :
E-Posta :
Telefon :
   

Andrey Tarkovski

Mühürlenmiş Zaman

Andrey Tarkovski Kimdir?


Ünlü Rus şairi Arseniy Tarkovski'nin oğlu olan Andrey Tarkovski (1932-1986) 1960 yılında Moskova Devlet Sinema Enstitüsünden (VGIK) mezun oldu. İlk filmi İvan'ın Çocukluğu ile uluslarası alanda adını duyurdu. Venedik Film Şenliğinde Altın Aslan ödülü kazanan bu filmin ardından 1966'da çektiği Andrey Rublov da 1977 Cannes Film Festivalinde ödüle layık görüldü: Diğer filmleri arasında Solaris (1972); Stalker (1979); Nostalghia (1982) ve İsveç yapımı olarak gerçekleştirdigi Kurban (1986) adlı filmlerini sayabiliriz. 


Mühürlenmiş Zaman

 

Zaman, 'ben' imizin varlığına bağlı bir koşuldur. Zaman bizi besleyen atmosferdir. Varlık ve varlık koşulları arasındaki bağ kopunca, kişi ve onunla birlikte kişisel zaman ölünce, zaman da ölür. Bu ise, ölmüş hayatın, geride kalanların algılamalarına kapanmış olması demektir; yani, hayat onlara göre ölmüştür. Zaman insanlar açısından, ortaya çıkmaları için, kendilerini birey olarak geliştirebilmeleri için elzemdir. Bununla, yokluğunda hiçbir eylemin yapılamadığı, hiçbir adımın atılamadığı düz zamanı kastetmiyorum tabii ki. Ancak adımın kendisi de eninde sonunda bir sonuçtur. Ama benim gözümde önemli olan, insanı etik açıdan (ahlaki olarak) besleyen temeldir. Ne tarih zamandır, ne de gelişme. Her ikisi de peş peşeliği belirtir. Zaman ise bir durumdur. Semender ateşte nasıl evindeyse, zaman da insanın ruhuna öyle yerleşmiştir, ona can veren öğedir. 
 

Zaman ve anı birbirine açılır; bir anlamda, madalyonun iki yüzü gibidirler. Zamanın dışından anı da olamaz, bu çok açık. Öte taraftan, anı da son derece karmaşık bir kavramdır. Bütün özelliklerini tek tek saymaya kalksak bile bizde yol açtığı etkilerin hepsini kavrayamayız. Anı, zihinsel bir kavramdır. Bir kimse bize, örneğin çocukluk anılarını anlattığında elimize, o insan hakkında geniş bir bilgiye sahip olmaya yetecek malzeme geçmiş olur. Anılarını, hafızasını kaybetmiş bir insan, hayali bir varoluşa hapsolup kalmıştır. O, anık zamanın dışına düşmüş ve görünür dünyayla arasında bir bağ kurma yeteneğini yitirmiş bir insandır. Bu ise, onun deliliğe mahkum edilmesi anlamına gelir. 

Ahlaki bir varlık olarak insan, öyle bir hatırlama yeteneğiyle donatılmıştır ki kendi sınırlarının farkına yine kendisi varır. Anılar bizi saldırılara açık, acı çekmeye hazır kılar. Sanat teorisyenleri ya da eleştirmenler, edebiyat, müzik yada resimdeki zamanı incelerken, kendi saplantılarının türü ve şekliyle daha çok ilgilidirler. Örneğin, Joyce'un ya da Proust'un bir yapıtını mı inceliyorlar, bu yapıtlarda yer alan ve bir insana kendi deneyimleriyle ilgili anıları koruma imkanı tanıyan geriye bakışların estetik yapılarını çözümlemeye kalkışırlar. Sanattaki dondurulmuş zamanın biçimlerini incelerler. Beni ise, zamanda içkin olan iç dünyanın nitelikleri, ahlaki nitelikler ve yalnızca bunlar ilgilendiriyor. 
Bir insan, yaşadığı zaman süresince kendini gerçek peşinde koşma yeteneği olan ahlaki bir varlık olarak kavrama imkanına sahiptir. Zaman, insana verilmiş hem tatlı hem de acı bir armağandır. Hayat, var olmak için kendine koyduğu hedeflere uygun bir ruh geliştirmesi için insana tanınmış bir süreden başka bir şey değildir ve insan bu gelişimi gerçekleştirmek zorundadır. Hayatımızın sıkıştırıldığı o acımasız derecede dar çerçeve, bizim kendimize ve diğer insanlara olan sorumluluğumuzu açıkça gözler önüne serer. İnsanın vicdanı da zamana bağlıdır ve yalnız onunla var olur. 

Zaman geri getirilemez, derler. Bir bakıma doğrudur, geçmiş geri getirilemez. Ancak herkes geçmişte, şimdiki zamanın geçip giden geçici olmayan gerçekliğini bulduğuna göre 'geçmiş' ne demek oluyor ki? Geçmiş, bir anlamda, içinde yaşanan zamandan çok daha gerçektir, en azından çok daha dayanıklı, çok daha süreklidir. Şimdiki zaman akıp gider, kaybolur, parmaklarımızın arasından kum gibi kayar. Maddi ağırlığına ancak anılarda kavuşur. Bilindiği gibi, Hazreti Süleyman'ın yüzüğüne şu satırlar kazılmıştır: "Her şey gelip geçicidir." Buna karşılık ben, etik anlamı içinde zamanın tersine çevrilebilirliğine dikkati çekmek istiyorum. İnsan açısından zaman, arkasında hiçbir iz bırakmadan ortadan yok olmaz, çünkü insan için zaman öznel, manevi bir kategoriden başka bir şey değildir. İçinde yaşadığımız zaman, ruhlarımıza, zaman içinde kazanılmış deneyimler olarak yerleşir. 

Sebep ve sonuç, durmadan değişen bağlantılarla birbirini etkiler. Biri bir şeyi ortaya çıkarır ve daha hemen o anda, acımasız bir kesinlikle, öteki olur; biz bu dönüşümlerin tamamını anında ve eksiksiz olarak kavrayabilseydik, işte bu bizim sonumuz olurdu. Sebep ile sonuç arasındaki bu bağ, yani bir durumdan ötekine geçiş, zamanın bir varoluş biçimi, zaman kavramının günlük hayat deneyimi içinde maddeleşmesidir de aynı zamanda. Ancak, belli bir sonuca ulaştıktan sonra sebep, görevini yerine getirir getirmez yok edilen roketin bir parçası gibi asla fırlatılıp atılamaz. Sonuçlar la uğraşırken ister istemez kaynağa, yani sebeplere geri döneriz, yani -biçimsel olarak konuşacak olursak- bilincin yardımıyla zamanı geri döndürürüz! Ahlaki anlamda da sebep ile sonuç sürekli birbiriyle yer değiştiren bir bağ oluştururlar. Ve bu durumda insan, ister istemez geçmişine geri döner. 
 

Sovyet gazeteci Ovçinnikov, Japonya anılarında şöyle der: 


Burada zaman, tek başına, sanki şeylerin yapısını gün ışığına çıkarıyor. Japonlar bu yüzden, büyümenin izlerini incelemekten özel bir haz alıyorlar. Yaşlı bir ağacın koyu rengi, bütün sivriliklerini yitirmiş bir taş parçası, hatta üzerinde gezinen sayısız ellerden kenarları yıpranmış bir resim onları korkunç etkiliyor. Yaşlanmanın bu izlerine saba diyorlar, yani kelimesi kelimesine çevirecek olursak: 'Pas'. Saba; bu yapay olarak elde edilemeyecek bir pastır, eskinin büyüsüdür, mührüdür, zamanın 'patinası' dır. 

Güzelliğin bu saba ögesi, sanatla doga arasındaki bağı temsil eder. Bir anlamda Japonlar, bu yolla, zamanı bir tür sanat malzemesi olarak sahiplenmeye çalışırlar. 
Bu bağlamda insanın aklına ister istemez, Marcel Proust'un anne annesini anma tarzıyla ilgili çağrışımlar geliyor:  İşe yarar bir hediye, örneğin bir koltuk, bir tabak ya da bir baston vermek zorunda kalsa bile, bunu mutlaka 'antikalaşmış' eşyalar arasından seçerdi. Bunların, uzun zamandır kullanılmadığı için yararlanılma özelliğini yitirmiş, yani günlük ihtiyaçlarımızı karşılamaktan çok eski sahiplerinin hayatlarına dair birtakım tarihi menkıbeler anlattıklarına hükmederdi.

"Anıların dev binasını canlandıralım." Bu cümle de Proust'un. Ve bence, bu 'canlandırma' sürecinde sinema sanatının özel bir yeri vardır. Japonların saba ülküsü, bir anlamda son derece sinematograrik bir ülküdür, yani yepyeni bir malzemedir ve böylelikle zaman, sinemanın bir aracı olacaktır, yeni bir ilham perisi, hem de kelimenin tam anlamıyla. Hiç kimseye sinema sanatıyla ilgili kendi görüşlerimi dayatmak istiyor değilim. Yalnızca hitap ettiğim herkesin -ve ben, sinemayı bilen ve seven kimselere hitap ettiğimi düşünürüm- bu sanatın işleyiş ve etkileme ilkeleri hakkında kendi özel tasavvurları ve görüşleri olduğunu varsayıyorum. 

Bizim meslekte, mesleğimizle ilgili görüşlerde hüküm süren pek çok önyargı vardır. Gelenek demiyorum; alışılmış şekilde bu geleneklerin etrafında kümelenmiş, hatta zamanla bu gelenekleri örten önyargıları, düşünce kalıplarını ve genel kanıları, yalnızca onları kastediyorum. Oysa yaratıcılık alanında bir yerlere varmak isteyen bir insan önce bu tür önyargılardan sıyrılmalıdır, yani kendi konumunu, kendi bakış açısını -tabii sağlıklı bir fikre dayalı- geliştirmeli ve bunları, bütün çalışmaları boyunca gözbebeği gibi korumalıdır. 

Film yönetmek ne dramaturgla senaryonun gözden geçirildiği an başlar, ne de oyuncularla çalışıldığı ya da besteciyle buluşulduğu an. Film yönetmek, daha çok, filmin resimleri, bu filmi yapacak ve herkes tarafından yönetmen olarak adlandırılan kişinin iç gözünde oluştuğu an başlar. Bu resimlerin ayrıntılı bir epizodlar dizini mi oluşturduğu, yoksa yalnızca perdeye yansıtılmak istenen olay ve duygusal atmosferle ilgili bir ipucu mu olduğu işin en önemsiz yanıdır. Bir sinemacı, ancak kafasındaki tasarıları hakkında açık bir fikre sahip olur ve bunları, ekibiyle çalışmaları sırasında gerçekten hiç kesintiye uğratmadan, aynen uygulayabilirse yönetmen sıfatını taşımaya hak kazanır. Ancak zanaatçılığın sınırlarını aşmaya henüz bu da yetmez. Gerçi ortaya bir sanat eseri çıkarmak için bu gereklidir, ancak sanatçı sıfatını taşıyabilmesi için bir yönetmenin çok daha başka şeylere de ihtiyacı vardır. Ne zaman ki bir yönetmen elinde tuttuğu taslakta, hatta filmin kendisinde, başkasının izini taşımayan, kendine özgü bir görüntü yapısı ortaya çıkarır, sonradan, en gizli düşlerini paylaştığı seyircilerinin kararına terk edeceği dünyanın gerçekliğiyle ilgili yorumları belirginleşir, işte o zaman sanatçı sıfatını da hak etmiş olur. Ancak olayları kendi açısından sunabilmeyi, yani bir tür filozof olmayı başardığında yönetmen gerçek bir sanatçı, sinematografi de film sanatı sayılır. Tabii ki yönetmen ancak en dar anlamıyla bir filozoftur. Paul Valery'nin bir deyişini hatırlayalım: "Şair filozoflarmış! Bu, tıpkı deniz resimleri çiziyor diye ressamı gemi kaptanıyla karıştırmaya benzer!"  Sanatın her dalı, kendi yasaları uyarınca oluşur ve yaşar. Ne zaman sinemanın özgün yasalarından söz açılsa hemen edebiyatla arasındaki benzerliklerden dem vurulur. Bence, edebiyatla sinema arasındaki karşılıklı ilişkiyi çok daha derinlemesine kavrayıp ortaya çıkarmak gerekir, her ikisini, bugün yapıldığının aksine, bir birlerinden kesin çizgilerle ayırmak ancak böyle mümkündür. Sormamız gereken soru şudur: Edebiyatla sinema ne 'ölçüde birbirine benzer, ne derece birbirine yakındır? Ortak noktaları nelerdir? ikisinin arasındaki ortak nokta, her şeyden önce, gerçekliğin sunduğu malzemeyi yoğurma ve yeniden düzenleme konusunda sanatçıların sahip olduğu eşsiz özgürlüktür. Belki fazla geniş ve genci bir tanımlama oldu ama, bence bu tanım, sinemayla edebiyat arasında aslın da var olan ortak noktaların hepsini birden, bütünüyle içermektedir. Bu noktanın dışındaki her noktada sözelle görsel-filmsel ifade tarzı arasındaki temel farlılıkların bir sonucu olan uzlaşmaz ayrılıklar ortaya çıkar. Aralarındaki en temel farklılıksa, edebiyatın, dünyayı dilin yardımıyla tanımlamaya çalışması, sinemanınsa böyle bir dile sahip olmamasıdır. Sinema dolaysız bir araçtır, bize doğrudan kendini yansıtır. 


Filmsel özgünlük sorunu bugüne dek kesin, genelgeçer bir çözüme kavuşturulamamıştır. Bu konuda birbiriyle çelişen, ya da daha kötüsü, çakışan ve bu yüzden seçmesi karmaşaya dönüşmüş bir sürü farklı görüş vardır. Her yönetmen sinemanın özgünlüğü sorununu kendine uygun gelen bir tarzda ele alabilir, cevaplayabilir ya da kavrayabilir. Ama ne olursa olsun, bilinçle yapılmış her sanat eseri derinlemesine bir kavrayış gerektirir. Çünkü kendi sanatının yasalarını bilmeyen bir kimse asla yaratıcı olamaz. Peki, o zaman sinema nedir? Özelliği nedir? Hem biçimsel hem de -eğer böylesi daha uygun gelirse- ruhsal açıdan imkanları, işlemleri ve resimleri nelerdir? Bir filmin yönetmeni sonuçta hangi malzemeyle çalışmaktadır?  Henüz hiç birimiz, geçen yüzyılda gösterilen ve gösterilmesiyle birlikte her şeyi başlatan Tren Geliyor adlı dahiyane filmi unutmuş değiliz. Auguste Lumiere'in  bu herkesçe bilinen filminin tek çevrilme sebebi, o günlerde keşfedilen film kamerası, şeridi ve gösterim aygıtıydı. Yarım dakikadan fazla sürmeyen bu şeritte, güneş ışığına boğulmuş bir istasyon, bir aşağı bir yukarı gezinen hanımefendiler ve beyefendiler ve nihayet dosdoğru kameranın üstüne gelen bir tren görülmektedir. Ve tren yaklaştıkça o günün seyircilerinin paniği daha da artmış, hatta yerlerinden fırlayıp salonu terk edenler bile olmuştu. Film sanatı işte o an doğmuştur. Söz konusu olan yalnızca teknik bir olay ya da görünür dünyayı yansıtmanın yeni bir biçimi değildi. Hayır, orada o an, estetiğin yeni bir ilkesi doğmaktaydı.  Bu ilkeyle insan, sanat ve kültür tarihinde ilk kez, zamanı ilk elden dondurma ve zamanı istediği sıklıktan yeniden yansıtma imkanına, yani istediği sıklıkta, aklına estikçe zamana geri dönme imkanına kavuşmuştur. Böylece insana, gerçek zamanın bir kalıbı verilmiş oldu. Artık görülmüş ve kaydedilmiş zaman, uzun bir süre (hatta teorik olarak sonsuza dek) metal kutularda muhafaza edilebilecekti. 

 

 

Tarkovski, Andrey. "Mühürlenmiş Zaman (Çev. Füsun Ant)." İstanbul: Agorakitaplığı (2008)

Andrey Tarkovski Kimdir?
Site Haritası
© Copyright 2020 Tüm hakları saklıdır. Homopsychologicus Psikoterapi ve Psikolojik Danışmanlık
Designed & Developed by Art Web ® Tasarım ve Yazılım Hizmetleri