Ad ve Soyad :
E-Posta :
Telefon :
   

Arthur Schopenhauer

İstenç ve Tasarım Olarak Dünya

Arthur Schopenhauer Kimdir?


Ünlü Alman filozofu. 1813'te Jena'da “Yeterli Sebebin Dörtlü Kökü” adlı bir tez savundu ve 1818'de büyük eseri “İstenç ve Tasarım Olarak Dünya” yayımlandı. Berlin Ünivesitesi' nde Doçent (1820) oldu; 1831'de öğretim üyeliğinden ayrılarak Frankfurt'ta münzevi bir hayat yaşadı; alaycı ve nükteli eserleri arasında, “Tabiatta İrade Üstüne” (1836), “İnsan İradesinin Hürriyeti Üstüne” (1839), “Ahlakın iki Temel Meselesi” (1841) yer alır. İki eseri de ölümünden sonra yayımlandı: “Hayatta Sağduyu Üstüne Özdeyişler” ve “Düşünceler ve Parçalar”.

Schopenhauer felsefesi, hem Kant idealizmine hem de Hint filozoflarına dayanır. Bütün doktrinini, özneyi de nesneyi de kapsayan tasavvur ve irade gücü kavramı üstüne kurar. Dünya bir tasavvurdur yani o akılda tasavvur edildiğinden başka bir şekilde düşünülemez (idealizm). Schopenhauer, bu fenomenler dünyasının dayanağına, "irade" (istenç) adını verir ve her kuvveti bir irade olarak görür (iradecilik). Bu irade varlıklarda, yaşama isteği veya yok etme sebeplerine karşı direnme ve onlara hakim olma eğilimi olarak belirir. Zeka bile yaşama isteğinin hizmetindedir; bununla birlikte, insan, her yaşantıda ve mücadelede kötülük ve acının bulunduğunu anlayınca, yaşama isteğinden kendini yine zeka yoluyla kurtarabilecektir. Bu, hayat şartlarının karamsar bir analizidir ve Schopenhauer, kendisine ün sağlayan keskin zekasını ve acı belagatini bu konuda ortaya koymuştur. Ona göre, inkar eden cinsel perhiz, tutkularla isteklerin gürültülü çağlayanını kurutan çilecilik yoluyla yapılmalıdır. Schopenhauer'in ahlakı, insanların özdeşliğinden ileri gelen acıma duygusuna dayanır. 

 

İstenç ve Tasarım Olarak Dünya

 

1. "Dünya, benim tasarımımdır'." Bu, yaşayan, bilen her şey için geçerli bir doğruluktur. Gelgelelim, bu doğruluğu düşünülmüş olmaya, soyut bilince ancak insan getirebilir. İnsan bunu gerçekten yaparsa, onda felsefi yargı gücü gelişmiş olur. O zaman da insan için şunlar açıklık kazanır, kesinleşir: O, güneşi, yeryüzünü bilmemekte, yalnızca güneşi gören gözü, yeryüzünü duyumsayan eli bilmektedir, onu kuşatan dünya olsa olsa tasarım olarak vardır - açıkçası, dünya, ancak başka bir şeyle ilişkisi içinde, tasarımı kavrayan biriyle ilişkisinde vardır, bu da kendisidir.

A priori söylenebilen bir doğruluk varsa o da budur. Çünkü bu doğruluk, olanaklı, düşünülebilir bütün deneylerin kalıbını dile getirir. O, bütün ötekilerden, zamandan, uzamdan ya da nedensellikten daha genel bir kalıptır; çünkü ötekilerin hepsi onu gerektirir. Yeter sebep ilkesinin çok sayıda özel biçimi olduğunu kabul ettiğimiz bu kalıplar, yalnızca tasarımların belli bir sınıfı için geçerlidir. Oysa, özne ile nesne ayrımı, bütün bu sınıfların ortak kalıbıdır. O, soyut ya da sezgisel; saf ya da görgül her tasarımın altında olanaklı, kavranabilir olduğu tek kalıptır. Dolayısıyla şundan daha kesin bir doğruluk yoktur, bütün ötekilerden daha bağımsız olan, en az kanıtlama gerektiren doğruluk şudur: Bilme bakımından bütün var olanlar, -açıkçası tüm dünya - ancak özneyle ilişkisinde, algılayanın algısıyla ilişkisinde nesnedir, tek sözcükle, tasarımdır. Elbette bu geçmişin tümünde doğruydu, geleceğin tümünde de doğru olacaktır. En uzaktaki için doğru olduğu gibi yakında, neredeyse avucumuzun içinde olan için de doğrudur. Çünkü, bu, uzam ile zamanın kendisi için doğrudur. Bu ayrımlar, ancak onların içinde doğar. Şöyle ya da böyle dünyaya ait olan ya da olabilen her şey, kaçınılmaz biçimde şundan etkilenir: O, özne tarafından koşullanır, yalnızca özne için vardır. Dünya, tasarımdır. 
Bu doğruluk hiç de yeni değildir. O, Descartes'in ortaya koyduğu kuşkucu düşüncelerde içkindi. Gelin görün ki ondan kesin olarak ilk kez Berkeley söz etti. Öğretisinin geri kalanı zamanın sınamasına direnemese bile, onun felsefeye bu yöndeki hizmeti unutulmayacaktır. Kant'ın ilk yanlışı, bu ilkeyi yadsımaktı. Öte yanda, bu doğruluk, Hindistan'ın bilge kişilerince çok çok önce saptanmıştı. Çünkü, o, Vyasa'ya bağlanan Vedanta felsefesinin temel ilkesini ortaya koyar. Sir William Jones, asyalıların felsefesi üzerine son denemesinde (Asiatic Researches, cilt:ıv, s.164) bunu göstermektedir: "Vedanta okulunun temel ilkesi, özdeğin varlığına karşı çıkmaya, açıkçası katı, içine girilmez, yer kaplayan öğeyi yadsımaya dayanmaz (bunu yadsımak delilik olur). Tersine bu öğretinin temel ilkesi, özdeğe ilişkin gözde anlayışı düzeltmeğe, özdeğin ansal algıdan bağımsız bir özü olmadığını, varolma ile algılanabilir olmanın birbirinin yerine geçen terimler olduğunu ileri sürmeğe dayanır. Bu sözler, deneysel gerçeklikle aşkın tasarımsallığın bağdaştığını bol bol anlatır. O zaman, bu ilk kitapta, biz dünyayı salt bu yönünden, tasarım olduğu kadarıyla göz önüne alacağız. Dünyayı yalnızca kendi düşüncesi sayan birinin içinde, bu konuda bir ikircik vardır. Bu ikircik, ona, doğru olup olmaması bir yana, bu görüşün tek yanlı olduğunu anlatır; bu görüşün birtakım keyfi soyutlamalar aracılığı ile ortaya çıkarılmış olması gerektiğini söyler. Gene de o bizim kendimizi hiçbir zaman kurtaramayacağımız bir varsayımdır. Bu görüşün tek yanlılığı, bundan sonraki kitaptaki bir doğrulukla dengelenecektir. O, bizim burada yola çıktığımız doğruluk ölçüsünde kesin, doğrudan değildir. Bizi bu doğruluğa ancak derin bir araştırma, daha zor bir soyutlama, değişik olanı ayırma, özdeş olanı birleştirme götürebilir. Bu, saygı uyandıran önemli bir doğruluktur, korku vermese bile herkes için ciddi, kendine getirici olmalıdır. O, herkesin, her birimizin, "Dünya benim istememdir." diyebilmesini, zorunlu olarak da demesini gerektirir. Gelin görün ki, şimdilik, bu ilk kitapta, olanca dikkatimizi, onu dağıtmadan dünyanın bilinebilir yönüne vermeliyiz. Bu yön, araştırmanın çıkış noktasıdır. Buna göre, hangi biçimde var olurlarsa olsunlar, bütün nesnelere yalnızca tasarımlar diye bakmaktan, onları yalnızca tasarımlar diye adlandırmaktan çekinmeyeceğiz. Biz böyle yaparak, her zaman olsa olsa onu öteki yönü kuran istemeden soyutlarız. (Daha sonra bunun herkese kesin görüneceğini umuyoruz) Çünkü, dünya, bir yönüyle baştan başa tasarım, öteki yönü ile de baştan başa istemedir. Gelgelelim, bu ikisinden biri olmayan bir gerçeklik, kendinde nesne, bir düşün soyut bir ürünüdür (Yapıtının akışı içinde, Kant'ın kendinde şeyi bile, ne yazık ki yozlaşmıştı). Onu felsefede doğru kabul etmek, aldatıcı bir bataklık yakamozunu gerçek diye bellemektir. 

2. Her şeyi bilen, hiç kimse tarafından bilinmeyen, öznedir. Buna göre de, o, dünyanın taşıyıcısıdır, bütün görüngülerin, bütün nesnelerin koşuludur (açıkçası, geneldir, varlığı her zaman önceden kabul edilir). Çünkü, varolan ne varsa, özne için vardır. Bilginin nesnesi olmadığı sürece, bildiği sürece herkes kendini bu özne olarak bulur. Gelgelelim kişinin gövdesi bir nesnedir. Öyle ki, bu bakış açısından, gövdeye de tasarım deriz. Çünkü, dolaysız bir nesne olsa bile, gövde nesneler arasında bir nesnedir, onun da nesnelerin uyduğu yasalara uyması gerekir. Bütün algı nesneleri gibi, o da bilginin kalıpları olan uzam ile zamanın içindedir, çokluk da onlar aracılığıyla vardır. Tersine, bilen özne, hiçbir zaman bilinmez, o, bu kalıplara girmez. Ne ki, bu kalıplar her zaman özneyi gerektirir. Böylece onda ne çokluk ne de çokluğun karşıtı, birlik vardır. Biz onu hiç mi hiç bilmeyiz, ancak herhangi bir şey ona bilinir, o bilendir. Öyleyse, tasarım olarak dünyanın, bizim, dünyanın şimdilik göz önüne aldığımız tek yönünün, özünde iki zorunlu, ayrılmaz yarısı vardır. Onun bir yarısı nesnedir. Nesnenin kalıpları uzam ile zaman, bunlar aracılığıyla da çokluktur. Tasarım olarak dünyanın öteki yarısı öznedir. O, uzamla zamanda değildir, çünkü özne, algılayan her varlıkta bütündür, bölünmemiştir. Öyle ki, algılayan biri, varolan milyonlarca kişinin tam olarak yaptığı gibi, nesneyle birlikte, tasarım olarak tüm dünyayı bütünler. Gelin görün ki, bu algılayan kişi savrulup giderse, tasarım olarak dünya da olmaz olur. Dolayısıyla bu yarılar düşüncede bile ayrılamaz. Çünkü bu ikisinden her birinin öteki aracılığıyla, öteki için anlamı, varlığı vardır. Bunların her biri öteki ile vardır; ötekiyle de yok olur. Onlar birbirini dolaysızca sınırlar, nesnenin başladığı yerde özne biter. Bütün nesnelerin özünde olan, dolayısıyla da genel geçer olan kalıpları - uzam, zaman, nedensellik -nesnenin bilgisi yokken bile özneden yola çıkarak ortaya koymamız, tam olarak bilebilmemiz bu sınırlamanın karşılıklı olduğunu gösterir. Açıkçası, Kantçı dilde, bu kalıplar bilincimizde a priori (deneyden önce) bulunurlar. Bunu bulup ortaya çıkarması Kant'ın temel başarılarından biridir, üstelik pek büyük bir başarıdır bu. Ben bunu daha ileri götürerek şunu ileri sürüyorum: Yeter sebep ilkesi, nesnenin bizim a priori bilincinde olduğumuz bütün bu kalıplarının ortak anlatımıdır. Dolayısıyla, saf, a priori bildiklerimizin hepsi, bu ilkenin içeriğinden başka bir şey değildir, bu ilkeden çıkanlardan başka bir şey de değildir. Bizim kesin, a priori bilgimizin tümü onda içerilir. "Yeter Sebep İlkesinin Dört Kökü Üzerine" adlı denememde, her olanaklı nesnenin bu ilkeye nasıl bağlandığını ayrıntısıyla gösterdim. Açıkçası, orada, nesnenin, bir yandan belirlenen, bir yandan belirleyen olarak öteki nesnelerle zorunlu bağı olduğunu ortaya koydum. Bu çok geniş bir uygulamadır. Öyle ki nesneler tasarım oldukları, daha fazlası olmadıkları ölçüde, bütün nesnelerin varlığının tümü, onların birbiri ile zorunlu ilişkisinden türer; yalnızca bu ilişkide içerilir. Dolayısıyla nesnelerin varlığı bütün bütün görelidir. 

 


Schopenhauer, Arthur. "İsteme ve tasarım olarak dünya, çev." Levent Özşar, Bursa: Biblos Kitabevi (2005).

Arthur Schopenhauer Kimdir?
Site Haritası
© Copyright 2020 Tüm hakları saklıdır. Homopsychologicus Psikoterapi ve Psikolojik Danışmanlık
Designed & Developed by Art Web ® Tasarım ve Yazılım Hizmetleri