Ad ve Soyad :
E-Posta :
Telefon :
   

Charlie Chaplin Kimdir?

Charlie Chaplin Kimdir?


16 Nisan 1889'da Walworth, East Lane'de akşam saat sekizde doğdu. Charles Chaplin, dünyanın en ünlü sinemacısıdır; ama filmleri az kalsın sinema tarihinin en gizemli yapıtları olup çıkacaktı. Meslek yaşamının başından beri korsan basımlardan epeyce zarara uğrayan Chaplin, filmlerinin izlenme süresi bittiğinde, bunların dağıtımını peş peşe yasaklıyordu. Yetişen yeni kuşaklar 
- The Kid (Yumurcak), 
- The Circus (Sirk), 
- City Lights (Şehir Işık/an), 
- The Great Dietatar (Şarlo Diktatör),
- Monsieur Verdoux (Mösyö Verdoux), 
- Limelight (Sahne Işıkları) gibi filmlerin sadece ününü duymuşlardı.

 


Chaplin, 1970'de, filmlerinin hemen tümünü yeniden piyasaya sürme kararı aldı. Böylelikle de Bazin 'in Chaplin üstüne yazdığı metinleri yayınlamak için uygun bir zemin oluştu. Bu toparlama gerçekten de, biri bir sinema adamına, diğeriyse bir yazara ait iki aynı yaklaşım biçiminin, tıpkı bir demiryolunda yürüyormuşcasına, adım adım izlenmesi olanağını verecektir. Bu kitabı okurken de anlaşılabiceği gibi, Bazin, Chaplin'in filmlerini avcunun içi gibi iyi bilirdi. Bu konuya ilişkin şu anımı hemen ilave etmeliyim: 

Sinema kulüplerindeki sayısız seansta, Bazin'i işçilere, seminaristlere ve öğrencilere, The Pilgrim (Şarlo Hacı), The Tramp (Şarlo Serseri) veya Ezbere bildiği "üç bobinlik " diğer filmlerinin tanıtımını yaparken çok izlemiştim.Bu filmleri öyle aktarıyordu ki, karşısındakiler filmi izlerken alacakları taddan hiçbir şey yitirmiyorlardı. Chaplin 'i hiç kimse Bazin kadar iyi tanımlayamazdı; ayrıca onun çarpıcı diyalektiği buna apayrı bir tat da katıyordu... 

 

Eric Rohmttr'in aksine -ki burada, kitabı daha güncel kılmak ıçin A Countess from Hong Kong (Hong Kong'lu Kontes) üstüne yazmayı kabullendiği o harika yazıdan dolayı duyduğum hayranlığı belirtmeliyim- Charlie Chaplin için yazılı olsun sözlü olsun sinema tarihinde ayrılmış özel yere asla karşı çıkmıyorum. Sesli sinemanın ortaya çıkışından önceki yıllarda dünyanın her yerinde insanlar, özellikle de entellektüeller ve yazarlar, sadece bir panayır eğlencesi ya da önemsiz bir sanat olarak gördükleri sinemaya dudak büküp küçümsemişlerdi. Bir tek örnek dışında: 
Charlie Chaplin!

 

Strolıeim, Grifth ve Keaton'ın filmlerini beğenenlere bu tutumun iğrenç gelmesi anlaşılır bir şey bence. Böylece şu tema çevresinde bir çekişmedir başladı.· Sinema bir sanat mıdır? Ama iki entellektüel grup arasındaki bu tartışma halkı pek ilgilendirmiyordu. Bu soru kafaları kurcalamıyordu bile! İkinci Dünya Savaşı sonlarında halk, boyutları bugün tasarlamanın çok zor olduğu bir hayranlıkla -adeta Eva Perona tapan Arjantinliler gibi- Chaplin 'i dünyanın en tanınmış kişisi haline getiriyordu. Şarlo beyazperdede ilk göründüğünden ellisekiz yıl sonra beni hayranlık içinde bırakıyorsa, bunda büyük bir tutarlılık ve bu tutarlılıkta üstün bir güzellik gördüğüm içindir. 1920’lere gelinceye kadar bir sanat dalı olarak kabul edilmediği halde sinema, başlangıcından bu yana hep ayrıcalıklı kişilerin uğraşı oldu. 1968'den bu yana revaçta olan "burjuva sanatı sinema " teranesini bir yana bırakıp şunu belirtmek istiyorum: Film yapan kişilerle bunlan seyredenler arasında her zaman sadece kültürel açıdan değil, yaşam deneyimi bakımından da büyük farklılık olmuştur. 

 

Citizen  Kane'in (Yurttaş Kane) ilk film olarak eşsizliği, birçok özelliği dışlamada, önceden ünlü bir kimse tarafından çevrilmiş ilk film oluşundan da ileri gelmektedir. (Tüm Amerika yı baştan aşağı paniğe sürükleyen, Dünyalar Savaşı 'ndan uyarladığı radyo 
programından sonra büyük bir üne kavuşan Orson Welles'ten sözediyor; ki bu, kendisine Hollywood' daki R.K O. Stüdyolarını kapılarını ardına kadar açmıştır.) Şurası muhakkak ki, ünlü bir adamın (Hearst) öyküsünü filme almak olanağını ona veren, bu hakedilmiş ünüdür. Tabii bunda, biyolojik bir unsurun, yani ona 25 yaşında baştan sona tüm bir yaşamı yeniden ve makul bir biçimde gözler önüne serme imkanı veren erken gelişmişliğinin de etkisi olmuştur. Citizen Kane'in dışında bir başka yeteneğe, ilk film olarak eşsiz gördüğüm başka bir filme değinmek istiyorum: A Bout de Souffle (Soluk Soluğa), tam tersine kaybedecek hiçbir şeyi olmayan bir insanın gücü ve aynı zamanda da umutsuzluğuyla dopdoludur... Bu filmi çevirirken Gadard'ın cebinde bir metro bileti alacak kadar bile parası yoktu. Belki filmin kahramanı kadar, hatta ondan da parasızdı. Nasıl Michel Poiccardsn hayatı sözkonusuysa, Gadard'ın da kimliği söz konusuydu. 


Yeniden Şarlo'ya dönüyorum; zaten ondan pek fazla uzakkıştığımı da sanmıyorum: Çünkü büyük adamlar aynı değerli eşyalar gibi birçok ortak noktaya sahiptir. Alkolik babası tarafından terkedilen Charlie Chaplin, ilk yıllarını annesinin tırmarhaneye götürüleceği kaygısıyla geçirmiştir. Daha sonra, gerçekten götürüldüğünde, bu kez de polis tarafından alınacağı kaygısını yaşamıştır. Tıpkı anılarında yazdığı gibi, Kensington Road duvarlarının dibinde yaşamını sürdüren ve "toplumun alt kesimlerinde" yaşayan dokuz yaşında küçük bir dilencidir artık. Üstünde çok yazılıp çizilen, yorum yapılan ve belki de bu yüzden gerçek niteliği gözden kaçan bu çocukluk dönemine geri dönüyorsam bu, kesin bir yoksunluk ortamının patlamaya hazır bir şeyler barındırdığını görmemiz gerektiği içindir. Ard arda birçok filmini çekeceği Keystone' a girdiğinde Chaplin, müzikholdeki diğer meslektaşlarından çok daha kısa bir sürede ilerleme göstermiştir. Açlığı anlatan başka sinemacılar da vardır ama o açlığı gerçekten yaşamış olan tek sinemacıdır. Filmleri 1914'den itibaren gösterime girdiğinde de tüm dünyadaki seyirciler bunu açıkça hissetmişlerdir. Annesi akli dengesini kaybederek ölen Clıaplin'in kendisinin de benzer bir bozukluğun kıyısından kurtulduğunu ve bunu da gene annesinden aldığı mim yeteneği sayesinde başardığını düşünüyorum. Yalnızlık içinde, manevi, fiziksel veya maddi bir yıkım ortamında büyüyen çocuklar, birkaç yıldır daha ciddi bir biçimde incelenmektedir. Uzmanlar, içe kapanıklığı bir savunma mekanizması olarak değerlendirmektedirler. Nitekim Bazin 'in, Chaplin 'in filmlerinden verdiği örnekler çerçevesinde Şarlo 'nun jestlerinde ve yaptıklarında her şeyin savunma mekanizmasından kaynaklandığı açıkça görülecektir. Bazin, Şarlo'nun toplum karşıtı değil, toplumdışı olduğunu ve topluma girmek için can attığını belirtirken, şizofreni ile içekapanık (otistik) çocuk arasındaki farkı, aşağı yukarı Kanner'in deyimleriyle tanımlamaktadır: "Şizofren, içinde yaşadığı dünyadan kendini kopararak sorunlarına çözüm ararken, bizim çocuklarımız ta başından yabancısı oldukları bir dünyayla çekine çekine ve el yordamıyla adım adım uzlaşmaya çalışırlar." Tek bir uyumsuzluk örneğiyle yetinmek üzere (uyumsuzluk, Bazin 'in yazılarında sürekli tekrarladığı, Bruno Bettelheim'ın da Issız Kale kitabında içe kapanık çocukları anlatırken sık sık kullandığı bir sözcüktür) konunun önemini gösteren iki alıntıyı yan yana koyuyorum: 

"İçe kapanık (otistik) çocuk, çevresindeki nesnelerden daha az ürkmekte ve dolayısıyla onlar üzerinde etkili olabilmektedir. Varlığını tehdit eder gibi görünen şeyler, nesneler değil, insanlardır çünkü. Bununla birlikte nesneleri beklenilenden farklı biçimde kullanır." (Bettellıeim) 

"Şarlo'ya çevresindeki nesneler, ancak toplumun onlara verdiği anlam dışında yardımı kabul ediyor gibidir. Bu uyumsuzluğa en güzel örnek, küçük ekmekcilerin o ünlü dansında basit bir koreografi içinde gözler önune serilen, nesnenin olaya katılımıdır."(Andre Bazin) 


Günümüz deyişiyle Şarlo 'nun 'inarjinal" biri olduğu, hatta kendi türünde marjinallerin en marjinali olduğu söylenebilir. Dünyanın en ünlü ve en varlıklı sanatçısı haline geldiğinde, belki yaşından ötürü, belki utanıp sıkıldığından, ama hepsinden çok mantığını kullandığı için serseri adam karakterini bırakmak zorunda hisseder kendini. Efsanevi kahramanını değiştirmek ama efsane olarak kalmak zorundadır. Böylece Napolyon ve İsa’nın yaşamı projelerini hazırlar. Sonra bunlardan vazgeçip The Great Dictator, Mösyö Verdoux ve The King in New York'u (New York'ta Bir Kral) çevirir. Limelight'ın gözden düşmüş palyaçosu, Calvero aracılığıyla emprezaryosuna şöyle diyecektir: ‘4 caba mesleğime sahte bir adla mı devam etsem?... " 
 

Şarlo'yu Şarlo yapan nedir? Elli yıl boyunca sinemaya nasıl ve niçin damgasını vurabilmiş, onu etkileyebilmiştir? Hem de öylesine ki, La Regle d u jeu'de (Oyunun Kuralı) Julien Carette tipinin ardında bütün netliğiyle Şarlo'yu, Archibald de la Cruz'de de aynı şekilde Henri Verdoıa'yu bulmaktayız. The Great Dietatar filminde de evinin yanışını seyreden küçük Yahudi berber, yirmialtı yıl sonra, Milos Fonnan'ın Au Feu les Pompiers filmindeki o yaşlı Polanyalıda  yeniden karşımıza çıkmamış mıdır? İşte, Andre Bazin 'in saptadığı ve göstermek istediği de budur... 

 

François Truffaut
Andre Bazin, Eric Rohmer, “Charlie Chaplin”, çev. İlkay Kurdak, Afa Yayıncılık, 1989.

Charlie Chaplin
Site Haritası
© Copyright 2020 Tüm hakları saklıdır. Homopsychologicus Psikoterapi ve Psikolojik Danışmanlık
Designed & Developed by Art Web ® Tasarım ve Yazılım Hizmetleri