Ad ve Soyad :
E-Posta :
Telefon :
   

Georg Simmel Kimdir?

Metropol ve Tinsel Hayat

Georg Simmel Kimdir?

 

Georg Simmel (1858, Berlin - 1918, Strasburg) Modern kültür, kent ve birey arasındaki ilişkiler üzerine incelemeleriyle bağımsız bir sosyoloji disiplininin kurulmasına önderlik eder. Sanata sosyolojinin, sosyolojiye de sanatın perspektifinden bakması ve toplumsal hadiseleri estetik formlar, imgeler olarak tasavvur etmesi dolayısıyla sosyolojinin ‘estetik’, ‘empresyonisti’ olarak anılır. Yazılan, moda, macera, yemek, seyahat, para ekonomisi, yoksulluk gibi türlü görünümleriyle modernliği, modern bireyin ruhsal ve zihinsel varlığını ve uğradığı yabancılaşmayı keşfe çıkar; kültürde cinsel ayrımcılık üzerinde durması dolayısıyla toplumsal cinsiyetin ilk kuramcılarından sayılır. Sanat ve edebiyatla ilgili incelemeleri Michelangelo, Leonardo, Rembrandt, Kant ve Goethe’den, BöckIin, Rodin, Stefan George gibi çağdaşlarına, ‘çerçeve’, 'süsleme’, ‘harabe’, peyzaj’, ‘stil’ gibi estetik kavramlardan, ‘sanat için sanat’ ve gerçekçilik anlayışlarına kadar uzanır. Simmel, Berlin ve Strasburg Üniversitelerindeki derslerinden çok, düzenlediği salonlar aracılığıyla çağdaşları üzerinde etkili olur; bunlar anısında Ernst Bloch, Georg Lukacs, Karl Mannheim gibi genç meslektaşlarının yanı sıra Robert Musil gibi yazarlar, Max Liebermann gibi sanatçılar da eksik değildir. Simmel’in 20. yüzyıl boyunca, kent ve modernite sosyolojisi, kültürel kuram ve eleştirel düşünce üzerindeki etkisi. 21.yüzyılda da özellikle ‘kültürel çalışmalar’ alanında ve Zygmunt Bauman gibi ‘postmodemite kuramcıları’ aracılığıyla sürmektedir. Yirmi beş kitap ve üç yüzü aşkın makaleden oluşan eseri içinde en sık kaydedilenlerden birkaçı şunlardır: Sosyolojik Estetik (1896), Para Felsefesi U900), Kadın Kültürü 0902), Metropol ve Tinsel Hayat (1903), Moda Felsefesi (1905), Sosyoloji (1908), Felsefi Kültür (1911), Kültür Kavramı ve Trajedisi Üzerine (1911), Goethe (1913), L’art pour l’art (1914), Kültürel Formların Değişimi (1916), Rembrandt: Sanat Üzerine Felsefi Bir Deneme (1917), Hayat Üzerine Görüşler (1918 ), Modern Kültürde Çatışma (1918). 


Metropol ve Tinsel Hayat 

 

Modern hayatın en derin sorunları, ezici toplumsal güçler, tarihsel miras, dışsal kültür ve hayat tekniği karşısında, bireyin, varoluşunun özerkliğini ve bireyselliğini koruma talebinden kaynaklanır - ilkel insanın maddi varoluşunu sürdürebilmek için doğayla giriştiği savaş, bu modern form altında en son şeklini almıştır. 18. yüzyıl insanlara, devlette ve dinde, ahlakta ve ekonomide tarihsel olarak gelişmiş bütün bağlardan kurtulma çağrısında bulunmuştur: Kökeninde iyi ve bütün insanlarda ortak olan insan doğası, dizginsizce gelişsin diye. 19. yüzyılda, daha çok özgürlüğün yanı sıra, insanın ve işinin uzmanlaşmasını gerektirmiştir: Bu uzmanlaşma, her bireyi diğerleriyle karşılaştırılamaz hale getirip vazgeçilmez kılacak, ama aynı zamanda onun başkalarının etkinliklerine daha bağımlı olmasına neden olacaktır. Nietzsche’ye göre bireyin eksiksiz gelişmesinin koşulu, bireyler arasındaki en acımasız savaştır; öte yandan sosyalizm aynı nedenle her türlü rekabetin bastırılması gerektiğini vurgulamıştır. Ancak bunların hepsinde aynı temel saik söz konusudur: Kişi, toplumsal-teknolojik bir mekanizmayla aynı seviyeye getirilip yıpratılmaya direnir. Modern hayatın ve ürünlerinin kendine özgü anlamını, başka bir deyişle kültürel gövdenin ruhunu irdeleyen bir araştırma, metropol türü yapıların hayatın bireysel içerikleri ile birey-üstü içerikleri arasında kurduğu denklemi çözmek zorundadır: Böylesi bir araştırma, kişiliğin dışsal güçler karşısında kendini nasıl uyarladığı sorusunu yanıtlamalıdır. Benim de burada yapmaya çalışacağım iş budur. 

Metropol tipi kişiliğin ruhsal temelini, sinirler üzerindeki uyarıcıların yoğunluğu oluşturur. Bu, iç ve dış uyancılardaki hızlı, kesintisiz değişimden kaynaklanır. İnsan, farklılıkları kaydeden bir varlıktır. Zihni, birbiri ardınca gelen anlık izlenimler arasındaki farkla uyarılır. Kalıcı izlenimler, çok küçük farklılıklar taşıyan izlenimler, alışıldık bir düzen içinde seyreden, kanıksanmış düzenli karşıtlıklar sergileyen izlenimler, bilincin uyanıklığına çok daha az ihtiyaç duyar - özellikle, değişen imgelerin yoğunluğuyla, tek bir bakışta görülenin süreksizliğiyle, birbiri ardınca akın eden izlenimlerin şaşırtıcılığıyla karşılaştırıldığında. Bunlar, metropolün yarattığı psikolojik önkoşullardır. Kent, sokaktan her geçişte, İktisadi, mesleki, toplumsal hayatın hızında ve çeşitliliğinde -ruhsal hayatın duyusal temelleri bakımından- kasaba ve taşra hayatıyla derin bir karşıtlık oluşturur. Çünkü hayatın ve duyusal-tinsel imgelerin ritmi, kasabalarda daha yavaş, daha alışıldık, daha düzenlidir. Metropol, farklılıkları kaydeden bir varlık olan insandan, kasaba hayatına göre daha başka bir bilinçlilik miktarı talep eder. Metropole özgü ruhsal hayatın karmaşık doğası, derinden hissedilen, duygusal ilişkiler üzerine kurulmuş taşra hayatıyla karşılaştırıldığında anlaşılabilir. Taşra hayatına özgü ilişkiler, ruhun daha bilinçsiz katmanlarına kök salmıştır; en kolay şekilde geliştikleri yer, kesintiye uğramayan alışkanlıkların düzenli ritmidir. Oysa zihnin yeri, ruhumuzun açık, bilinçli ve yüksek katmanlarıdır; zihin, içsel güçlerimiz arasında uyum yeteneği en yüksek olanıdır. Fenomenler arasındaki karşıtlığa ve değişime uyum sağlamak için, sarsıntılar ve iç çalkantılar geçirmek zorunda değildir. Oysa, daha muhafazakar olan ruh, metropole özgü ritme ancak bu sarsıntılardan ve çalkantılardan geçtikten sonra ayak uydurabilir. Böylece -binlerce farklı bireyde farklı şekillerde vücut bulan metropol tipi kişilik, tehdit edici seyri ve ayrıntılarıyla kendisini köksüz bırakacak dışsal çevresine karşı koruyucu bir organ geliştirir: Yüreğiyle değil, zihniyle tepki gösterir. Burada, ruhun ayrıcalıklı konumuna, bilinç uyanıklığı sahip olur. Metropol hayatı, metropol insanındaki yüksek bilincin ve zihin hakimiyetinin temelini oluşturur. Metropoldeki fenomenlere tepki gösterme işlevi, artık en az duyarlı olan ve kişiliğin derinliklerine en uzak olan organımıza aktarılmıştır. Metropolün ezici gücüne karşı öznel hayatı koruyan bu zihinsellik, birçok yöne dağılarak birbirinden aynı sayısız fenomenle bütünleşir. 

Metropol her zaman para ekonomisinin merkezi olmuştur. Çünkü burada İktisadi mübadelenin çeşitliliği ve yoğunluğu, mübadele araçlarına özel bir önem kazandırır; oysa taşradaki küçük çaplı ticaret böyle bir şeye imkan vermez. Para ekonomisi ile zihnin egemenliği birbirine derinden bağlıdır. İkisi de, insanlan ve şeyleri katıksız bir tarafsızlıkla ele alır. Bu tavırda, biçimsel bir adalet ile düşünceden yoksun bir katılık sıklıkla bir arada bulunur. Zihinsel açıdan gelişmiş bir kimse, gerçek bireyselliğin her türlüsüne karşı kayıtsızdır; çünkü böylesi bireysellikler, mantıksal işlemlerle tüketilmesi mümkün olmayan ilişkileri ve tepkileri beraberlerinde getirir. Aynı şekilde, fenomenlerin tekelliği de para ilkesiyle ölçülemez. Çünkü para yalnızca hepsinde ortak olanla, mübadele değeriyle ilgilenir; bütün nitelikleri ve tikellikleri şu soruya indirger: “Fiyatı ne?” Kişiler arasındaki bütün duygusal ilişkiler, bireyselliklerine dayanır. Ussal ilişkilerdeyse insan bir sayı gibi, diğerlerinden farkı olmayan bir öğe gibi hesaba katılır ve yalnızca nesnel olarak ölçülebilen işleriyle ilgi görür. Bu nedenle metropol insanı, etrafındaki kimseleri satıcı ya da müşteri, hizmetçi, hatta çoğu kez ilişki kurmak zorunda olduğu kişiler olarak görür. Zihinselliğin bu özellikleri, daha küçük muhitlerin nitelikleriyle karşıtlık oluşturur: Küçük muhitlerde bireyler hakkında ister istemez sahip olunan bilgiler, insanların birbirlerine karşı daha sıcak davranmasını sağlar - verilen hizmet ile ödenen bedel arasındaki nesnel dengenin çok ötesinde bir davranış biçimidir bu. Küçük grubun İktisadi hayatına damgasını vuran psikolojide önemli bir nokta da şudur: İlkel koşullar altında, malı ısmarlayan müşteri için üretim yapılır, yani üretici ile alıcı birbirini tanır. Buna karşılık modern metropolde, neredeyse tüm üretim piyasa için yapılır: Yani, üreticinin asla yüz yüze karşılaşmadığı, bütünüyle yabancı alıcılar için. Bu meçhullük nedeniyle, her iki tarafın çıkarları katıksız bir tarafsızlık kazanır. İki taraf da, zihinsel hesaplarla iktisadı çıkar elde etme peşindedir ve kişisel bir ilişkinin tartıya gelmez hukukuyla hesaplarının bozulacağından korkmalarına gerek yoktur. Para ekonomisi metropolü egemenliği altına almış, ev içi üretimin ve takas ekonomisinin son kalıntılarını da yok etmiştir; ısmarlama üretim miktarını gün geçtikçe azaltmaktadır. Bu tarafsızlık ile para ekonomisi arasında öylesine sıkı bir ilişki vardır ki, hangisinin diğerine yol açacağını söylemek imkansızdır: Zihinselliğin damgasını vurduğu bir anlayış mı para ekonomisini teşvik etmiştir, yoksa para ekonomisi mi böylesi bir anlayışa yol açmıştır? Kesin olan bir tek şey var: Metropole özgü hayat tarzı, ikisi arasındaki bu mütekabiliyet için en verimli zemindir. Bunu göstermek için, meşhur Ingiliz anayasa tarihçisinin şu sözlerini yinelemekle yetineceğim: Bütün bir Ingiliz tarihi boyunca Londra Ingiltere’nin asla kalbi olmamış, sıklıkla zihni, ama her zaman para kesesi olmuştur! 

Hayatın yüzeyinde yer alan, önemsiz görünen kimi özelliklerde, aynı ruhsal eğilimler karakteristik biçimde bir araya gelir. Modern tin, gittikçe daha da hesapçı hale gelmiştir. Para ekonomisinin sonucu olarak pratik hayatın hesaplı bir kesinliğe ulaşması, doğa bilimlerinin idealine uygundur: Dünyayı bir aritmetik problemine dönüştürme, dünyanın her parçasını matematik formülleri içinde sabitleme idealidir bu. Para ekonomisi, pek çok insanın günlerini ölçüp tartmayla, hesaplamayla, rakamsal belirlemelerle, nitel değerleri nicel değerlere indirgeme mesaisiyle doldurmuştur. Paranın hesaba dayalı doğası, hayatın öğeleri arasındaki ilişkilere yeni bir kesinlik kazandırmış, özdeşliklerin ve farklılıkların saptanmasına bir katiyet, anlaşmalara ve sözleşmelere bir netlik getirmiştir - cep saatlerinin yaygınlaşması da, bu kesinliğe dışsal bir boyut kazandırmıştır. Ancak, metropol hayatının koşulları, bu özelliğin aynı zamanda hem nedeni hem de sonucudur. Tipik bir metropol insanının ilişkileri ve işleri, genellikle çok çeşitli ve karmaşıktır; öyle ki, verilen sözlerde ve hizmetlerde çok sıkı bir kesinlik olmasa, bütün yapı içinden çıkılmaz bir kaosa dönüşebilir. Her şeyden önce, metropolde farklı çıkarlara sahip pek çok insan bir araya gelmiştir ve bu insanlar, ilişkilerini ve işlerini son derece karmaşık bir organizma içerisinde bütünleştirmek zorundadır. Berlin’deki bütün saatler ansızın farklı zamanları gösterecek olsa, bütün İktisadi hayat ve iletişim alt üst olur, bu durum bir saat bile sürse etkileri uzun süre atlatılamazdı. Ayrıca, görünürde salt dışsal olan bir etkenden -mesafe uzunluğundan- ötürü, bütün o bekleyişler ve gerçekleşmeyen buluşmalar, vakit kaybına neden olurdu. O halde, bütün etkinlikler ve ilişkiler, sabit ve gayri şahsi bir zaman çizelgesinde kesin biçimde bütünleştirilmezse, metropol hayatının tekniği düşünülemez. Burada, bu incelemenin bütün genel vargıları bir kez daha ortaya çıkmaktadır: Varoluşun yüzeyindeki her bir noktadan ruhun derinliklerine inip bakmak mümkündür - o noktanın yüzeye ne kadar yakın olduğu hiç fark etmez. Böylelikle sonunda, hayatın bütün o sıradan dışsal veçheleri ile, hayatın anlamını ve tarzını belirleyen nihai kararlar arasında bir bağ kurulur. Dakiklik, hesaplanabilirlik ve kesinlik, bütün karmaşıklığı ve uzanımlarıyla metropol varoluşunun insan hayatına dayattığı niteliklerdir; bunlar, yalnızca metropolün para ekonomisiyle ve zihinsel doğasıyla yakından ilgili olmakla kalmaz. Bu özellikler, aynı zamanda hayatın içeriğine de damgasını vuracak, akıldışı, içgüdüsel, başına buyruk özelliklerin ve itkilerin saf dışı edilmesine yarayacaktır: Kendi dışındaki genel ve şemalaştınlmış bir hayat formunu almak yerine, hayat tarzını kendi içinden belirlemek isteyen özellikler ve itkilerdir bunlar. Gerçi akıldışı itkilerin damgasını vurduğu başına buyruk kişilik tipinin kentte var olması asla imkansız değildir, ama bu kişilikler tipik kent hayatıyla uyuşmaz. Ruskin, Nietzsehe gibi insanların metropole besledikleri şiddetli nefret bu bağlamda anlaşılabilir. Onlar, herkes için eşit bir kesinlikle tanımlanması söz konusu olmayan, şemalaştırılmamış bir varoluştaki hayati değeri görebilmişlerdir. Metropol karşısındaki bu nefretlerine yol açan nedenler, para ekonomisinden ve modern varoluşun entelektüalizminden de nefret etmelerine yol açmıştır. 

Hayat formunun kesinliğinin ve netliğinin altında yatan etkenler, son derece gayri şahsi bir yapının oluşumunda da söz konusudur; ama aynı etkenler, bir yandan da yüksek düzeyde kişisel bir öznelliği teşvik etmiştir: Bıkkınlık - belki de başka hiçbir ruhsal fenomen, metropolle böylesine dolaysız bir bağ taşımaz. Bıkkınlığın birincil nedeni, sinirleri uyaran birbirine zıt unsurların hızla değişmesi, son derece yoğun ve sıkıştırılmış halde olmasıdır. Metropole özgü zihinsellik hakimiyetinin asıl nedeni de bu olsa gerek. Bu nedenle, zihinsel bir gelişme kaydetmemiş, aptal insanlar, genellikle tam anlamıyla bıkkın değildir. Sınırsız zevk peşinde geçirilen bir hayat, insanı bıkkınlaştırır. Çünkü, uyarılan sinirler öylesine uzun bir süre boyunca bütün güçleriyle tepki vermeye zorlanırlar ki, artık hiçbir şeye tepki veremez olurlar. Aynı şekilde, çok daha zararsız izlenimler, birbirleriyle çelişecek biçimde ve büyük bir hızla değiştiklerinden, son derece şiddetli tepkiler vermeye ittikleri sinirleri amansızca zorlayarak dayanma güçlerini sonuna kadar kullanmalarına neden olurlar. İnsan bu ortamda kalmakta ısrar ederse, güç toplamaya zaman bulamayacaktır. Böylelikle, yeni duyumlar karşısında uygun enerjiyle tepki verme noktasında bir yetersizlik ortaya çıkar, işte bıkkınlığı meydana getiren de budur - daha az değişimin söz konusu olduğu, sakin muhitlerde yaşayan çocuklarla kıyaslandığında, metropolde yaşayan her çocuğun sergilediği bir 
özelliktir bu.

Metropole özgü bıkkınlığın altında yatan bu fizyolojik kaynağa, para ekonomisine dayanan bir kaynak daha eklenir. Bıkkınlığın özü, farklılıklar karşısında kayıtsızlaşmadır. Bu demek değildir ki insan -yarım akıllılarda olduğu gibi- nesneleri algılayamaz; bıkkınlıkta söz konusu olan, şeylerin taşıdığı farklı anlamların ve değerlerin, dolayısıyla şeylerin kendilerinin önemini yitirmesidir. Bıkkın kimsenin gözünde her şey aynı donuklukta, aynı griliktedir; hiçbir nesne diğerinden daha tercih edilir değildir. Bu ruh hali, bütünüyle içselleştirilmiş para ekonomisinin öznel yansımasıdır. Şeylerin çeşitliliğini eşdeğer kılan para, en korkunç tesviyecidir; çünkü para, her türlü nitel farkı “fiyatı ne?” sorusuyla ifade eder. Olanca renksizliği ve kayıtsızlığıyla, bütün değerlerin ortak paydası haline gelir: Şeylerin özünü, bireyselliğini, özgül değerini, karşılaştırılmazlığını geri dönüşsüz bir biçimde aşındırır. Her şey, paranın durmak bilmeyen akıntısında, eşit özgül ağırlıkla yüzer. Her şey aynı seviyede durur ve yalnızca kapladıkları alanın hacmiyle birbirinden ayrılır. Tek tek durumlarda, şeylerin paranın rengine bürünmesi -daha doğrusu renksizleşmesi- fark edilmeyecek bir düzeyde olabilir. Ancak, zenginlerin para karşılığı elde edilen nesnelerle ilişkisinde, hatta belki de, çağdaş kamu zihniyetinin her yerde bu nesnelere kazandırdığı karakterin bütününde, nesnelerin salt parasal bakımdan değerlendirilişi kayda değer bir düzeye ulaşmıştır. Para mübadelesinin beşiği olan büyük kentler, şeylerin alınıp satılabilir olma niteliğini, küçük yerleşimlere kıyasla çok daha çarpıcı şekilde ön plana çıkarır. İşte bu yüzden kentler, bıkkınlığın da asli mekanıdır. Bıkkınlıkta, insanların ve şeylerin yoğun bir aradalığı karşısında bireyin sinirleri yüksek düzeyde uyarılarak doruk noktasına ulaşmıştır. Aynı koşulların salt nicel bakımdan artması, sinirlerin uyarılma gücünün karşıtına dönüşmesine, bıkkın tavrın sergilenmesine neden olur. Bu fenomende, sinirler, çevrelerindeki uyaranlara tepki vermeyi reddeder: Metropol hayatının formlarına ve içeriklerine uyum sağlama yolundaki son çaredir bu onlar için. Bazı kişilikler, ancak tüm nesnel dünyayı değersizleştirmek pahasına kendilerini koruyabilirler - sonunda bireyin kendi kişiliğinin de aynı değersizlik duygusu içinde yitmesi kaçınılmazdır. 

Bu varoluş formunun öznesi, bu formla tamamen kendi adına yüzleşmek zorundadır. Ancak, büyük kent karşısında kendini koruması için, kişinin, toplumsal bakımdan aynı ölçüde olumsuz bir davranış sergilemesi gerekir. Büyük kent sakinlerinin birbirlerine yönelik bu ruhsal tavrını, biçimsel bir bakış açısından, “mesafelilik” şeklinde adlandırabiliriz. Kasaba sakini, karşılaştığı insanların hemen hemen hepsini tanır ve herkesle olumlu bir ilişki içerisindedir; ama böylesi bir durum büyük kentte gerçekleşecek olsa, yani kişi sayısız insanla sürekli kurduğu dışsal temaslara içsel olarak yanıt verecek olsa, içsel bakımdan paramparça olur, tasavvur bile edilemeyecek bir ruhsal duruma düşerdi. Kısmen bu ruhsal olgu, kısmen de metropol hayatının üstünkörü temaslarla gelip geçen unsurları karşısında insanların haklı olarak kapıldıkları güvensizlik, bizi mesafeliliğe zorlar. Bu mesafenin sonucunda, yıllardır komşumuz olan kimselerin nasıl göründüğünü bile çoğu kez bilmeyiz; kasaba insanının gözünde bizleri soğuk ve ruhsuz kılan da bu mesafedir. Hatta, bu dışsal mesafenin içsel veçhesi yalnızca kayıtsızlık da değildir. Biz farkına varamasak da, çoğu kez, nedeni ne olursa okun yakın temas durumunda her an nefrete ya da kavgaya dönüşebilecek hafif bir hoşnutsuzluk, karşılıklı bir yabancılık ve tiksinme hissi de söz konusudur. Böylesine kapsamlı bir iletişimin söz konusu olduğu bir hayatın içsel düzeni, en kalıcısından en geçici olanına kadar, duygudaşlıklar, kayıtsızlıklar ve hoşnutsuzluklar arasındaki hiyerarşiye dayanır. Bu hiyerarşide kayıtsızlığın yeri, öyle göründüğü kadar büyük değildir. Ruhsal etkinliğimiz, farklı intiba bırakan bir insanla ilgili her izlenime hala tepki vermektedir. Bu izlenimin bilinçsiz, akışkan, değişken doğası, bir kayıtsızlık haliyle sonuçlanır gibi görünmektedir. Aslında bu kayıtsızlık, gayri tabii olabilirdi - karşılıklı telkinle ayrımların ortadan kalkması da aynı ölçüde katlanılmaz olurdu. Metropolün bu iki tipik tehlikesinden -bir yanda kayıtsızlık, diğer yanda ayrımı yok eden telkinden- bizi koruyan, antipatidir. Gizli bir antipati, pratik bir uzlaşmazlığın hazırlık evresi, bu hayat tarzının sürdürülebilmesi açısından zorunlu olan mesafeleri ve hoşnutsuzlukları yaratır. Bu hayat tarzının kapsamı ve içerdiği karışım, ortaya çıkış ve yok oluş ritmi, kendini gerçekleştirdiği formlar - bunların hepsi, daha dar anlamda birleştirici saiklerle birlikte, metropole özgü hayal tarzının kopmaz bütünlüğünü oluşturur. Metropole özgü hayat tarzında birbirinden uzaklaşma olarak görünen şey, gerçekle onun temel toplumlaşma formlarından yalnızca biridir. 
İçerdiği gizli hoşnutsuzlukla birlikte bu mesafe, metropole özgü daha genel bir tinsel fenomenin formu ya da dışsal örtüsü olarak görünür: Bu mesafe, bireye, başka koşullarda benzeri olmayan bir türde ve miktarda kişisel özgürlük sağlar. Böylece metropolde, toplumsal hayatın gelişmesi yolundaki en temel eğilimlerden biri sergilenir - aşağı yukarı genel-geçer olan bir formülle ifade edilebilecek ender eğilimlerdendir bu. Gerek günümüzdeki gerekse de geçmişteki toplumsal yapılarda rastlanan ilk toplumsal oluşum evresi şudur: Komşulara, yabancılara ya da herhangi bir çatışma unsuru taşıyan çevrelere karşı kendi içinde kenetlenmiş nispeten küçük bir çevre. Kendi içinde sıkı bir bütünlüğe sahip olan böyle bir çevre, üyelerine, kişisel özelliklerini geliştirmeleri, özgür ve kendi sorumluluğunu taşıyan hareketlerde bulunmaları için çok az serbestlik tanır. Siyasi gruplar, akraba ağları, partiler ve dini cemiyetler böyle oluşur. Genç birliklerin kendilerini koruması için katı sınırlar ve merkezi bir bütünlük oluşturmaları şarttır; bu yüzden, bireyin içsel ve dışsal açıdan özgünlüğünü geliştirmesine, özgür olmasına izin veremezler. Bu evreden sonra toplumsal gelişme, aynı anda iki farklı yön izler. Bu yönler farklı olmakla birlikte, birbirine karşılık gelmektedir. Grup -sayısal ve mekansal bakımdan, taşıdığı anlam ve hayat içeriği bakımından- geliştiği ölçüde, grubun dolaysız, içsel birliği de gevşer; yabancılara karşı başlangıçta çizilen sınırların katılığı, karşılıklı ilişkiler ve bağlantılarla yumuşamaya başlar. İşte bu anda, birey, mutlak riayet talep eden o ilk sınırlamaların çok ötesinde bir hareket özgürlüğü elde eder; büyümüş olan gruptaki iş bölümünün hem bir fırsat hem de bir zorunluluk olarak getirdiği özgül bir bireysellik kazanır. Devlet, Hıristiyanlık, loncalar, siyasi gruplar ve birçok başka grup, hep bu formülle gelişmiştir - tabii her grubun özgül koşulları ve güçleri, bu genel şemada kendilerine özgü değişiklikler yaratmıştır. Bence, kent hayatındaki bireyselliğin gelişmesinde bu genel şema çarpıcı ölçüde görünürlük kazanır. Ortaçağ’da ve antik dönemde, kasaba hayatı bireyin hem dışsal ilişkilerinin ve hareketlerinin, hem de içsel bağımsızlığının ve farklılaşmasının önüne engeller koymuştu. Modern insan, o engellerin yarattığı koşullar altında nefes bile alamazdı - bugün bile, taşraya taşman bir metropol sakini, en azından tür bakımından benzer bir sınırlanmışlık hisseder. Muhit ne kadar küçükse ve bireyin başkalarıyla -sınırlarını eritecek olan- ilişkileri ne kadar sınırlanmışsa, o çevre bireyin faaliyetlerini, hayat tarzını ve bakış açısını o kadar büyük titizlikle denetler; nitel ve nicel bir uzmanlaşmanın, o küçük çevreye bütünlük veren çerçeveyi kırması da o kadar kolay olacaktır. 

 


Simmel, Georg, et al. Modern kültürde çatışma. İletişim Yayınları, 2009.

Georg Simmel Kimdir?
Site Haritası
© Copyright 2020 Tüm hakları saklıdır. Homopsychologicus Psikoterapi ve Psikolojik Danışmanlık
Designed & Developed by Art Web ® Tasarım ve Yazılım Hizmetleri