Ad ve Soyad :
E-Posta :
Telefon :
   

Henri Lefebvre

Henri Lefebvre Kimdir?

 

1901 Fransa doğumlu. Sorbonne’da felsefe eğitimi aldı. 1924 yılında katıldığı “Philosophies” topluluğunda birlikte çalıştığı Politzer, Friedmann, Nizan gibi düşünürlerle birlikte 1928 yılında Fransız Komünist Partisi üyesi oldu. 1940’da Fransız Direnişine katıldı. 1958’de Komünist Parti’den çıkarıldıktan sonra Strasburg Üniversitesi’nde sosyoloji profesörü olduğu yıllarda Sitüasyonistlerle ilişki kurdu. 1991 yılında Paris’te öldü. 

 


Gündelik Hayatın Bilgisi 


İçinde yaşadığımız dönemde sanatla felsefe gündelik hayata yakınlaştı; ama gündelik hayata yeni bir rezonans verme bahanesiyle onu gözden düşürmek için bunu yaptılar. Yaşama karşı açılan bu dava, 1940'taki çöküşten önce, biçimsel özgürlüğün ve soyut demokrasinin koruması altında serbest kaldığı haliyle, kurumların ve şeylerin “sağcı eleştirisi”ne benzer. Barres, Maurras ve yandaşlan, demokrasinin yapışım ve tözünü, onlarca yıldır, düşünce ve eylem yoluyla içerden termitler gibi kemiriyorlardı. Demokrasinin politik ekonomisini eleştiriyorlar, prekapitalist ideoloji ve kurumlar (korporasyonlar, tinselliğin önceliği, vb.) adına kapitalizme ve tröstlere görünüşte saldırmaya kadar işi vardırıyorlardı. Asıl eleştiri solcu eleştiriydi ve hâlâ da öyledir. Neden? Çünkü yalnızca bu eleştiri bilgiye dayanmaktadır. Gündelik hayatın mistik ya da metafizik eleştirisi, ister şairlerin isterse de filozofların yaptığı eleştiri olsun, gerici bir tutuma varır; özellikle ve hatta argümanlan biçimsel olarak “sol’unkilerle yakınlık kurduğunda. Yaşam dışına kaçış ya da yaşamın reddi, yaşamın aşılmış ve yıpranmış biçimlerine başvuru, geçmişin pişmanlıkları ya da insanüstü bir gelecek düşleri... Bütün bu tutumlar çakışır. Bu nedenle, aşırılıkçı, “goşist” eleştiri gerici eleştiriyle birleşir. Neyse ki, Fransa'da, yaşamın ve gerçeğin tam anlamıyla, inatla reddi, acı ve kül dolu bütün meyvelerini taşıyacak ne zaman ne de olasılık buldu. Elimizdeki tüm belgelere göre, Hitlerci gençliği sonuna kadar destekleyen tam ret, “insanüstü” düşlerinin çöküşünü desteklemesini -bu çöküşe bir soykırım değeri vererek- sağladı ve belki de hâlâ sağlamaktadır. Gündelik hayatın -çalışmanın, mutluluğun- reddini kitlesel bir fenomen haline getirin; bunu çözülmekte olan orta sınıfların bir hastalığı, kolektif bir nevroz yapın (oysa ki Fransa'da yalnızca bireysel bir fenomendir), Hitlerci “esrar”ı elde edersiniz. 

 

Sanatın, edebiyatın ve felsefenin, gündelik hayata onun ikili yanını (burjuva yan ve insani yan) ayırmadan hücum ettiği sırada bilgi de ona yaklaşıyordu; ama bu gündelik hayatı gayet büyük bir ciddiyetle incelemek için bunu yapıyordu. Bilimin birçok alanındaki önemli keşifler, (görünüşte) önemsiz, sıradan, gündelik nesnelerin incelenmesiyle gerçekleştirilmiştir. Bütün sonuçlarını kabul etmesek bile, özellikle heyecan verici olan Marc Bloch'un en kayda değer sayfalarından birini okuyalım: “[...] Fransa'da tarımsal uygarlığın üç büyük türünü saptayabiliriz; bunlar hem doğal koşullarla hem de insan tarihiyle sıkı bağ içindedir. Öncelikle, toprağın verimsiz olduğu ve iskanın seyrek, kesintili bir şekilde uzun süreye yayıldığı ve -19. yüzyıla kadar- geniş ölçüde böyle kaldığı bir tür: etrafı çitle çevrili topraklar rejimi. Ardından daha sıkışık iki iskan türü gelir. Bunların ikisi de prensip olarak sürülmüş toprağa ortak hakimiyeti içerir. Ekimin yaygınlaşması dikkate alındığında, hasat ile otlak arasında herkesin yaşamına gereken doğru dengeyi sağlamanın tek yolu budur. Her ikisi de, sonuç olarak, çitsizdir. 'Kuzeyli' olarak adlandırılan birinde saban icat edilmiştir. Burada topluluklar özellikle güçlü bağdaşık yapı özelliği taşır. Bunun belirgin işareti tarlaların genel olarak genişlemesi ve paralel diziler halinde gruplaşmalarıdır. [...] Bu açık iki tipin İkincisi ise, basit bir ifadeyle -ama bazı çekincelerle- 'güneyli' olarak adlandırılabilir. Burada, kara sabana eski bağlılık, -en azından kelimenin tam anlamıyla güneyde- yıllık almaşık ekimle birleştirilir; iskan ve tarımsal yaşam alanında ortaklıkçı ruhim hissedilir biçimde daha az güçlüdür. Eski kırsal toplulukların örgütlenmesinde ve zihniyetinde çok canlı olan bu zıtlıkların, genel olarak ülkenin evrimi üzerinde derin yankılar bulamadığım düşünmek mümkündür.”Her birimiz Fransa'nın kırlarında defalarca “gezinmişizdir” ama seyrettiğimiz insan manzarasını çözümlemeyi bilememişizdir! Bakıyorduk; ama gözümüz doğanın yaptıklarıyla insanın yaptıklarım karıştıran, insan eyleminin ürününe -yüzlerce yıllık çabanın toprağımıza verdiği bu çehreye- insanların bütün izlerinin silindiği denize ya da gökyüzüne bakar gibi bakan beceriksiz bir estetin gözüydü. Bu denli yakın ve bu denli geniş bu gerçekliği, yaratıcı çalışmayı ve biçimlerini görmeyi bilmiyorduk. Şehir kaçkınları, bağsız entelektüeller, Fransız kırlarında yalnızca oyalanmak için dolananlar!... Bizler, bakıyor ama görmeyi bilmiyoruz. Estetik manzara ile bilgi arasındaki piç bir uzlaşma içinde kalıyoruz. Bir kuşun uçuşu ya da bir ineğin böğürtüsü ya da küçük bir çobanın ezgisi bizi ilgilendirdiğinde kendimizi çok güçlü ve çok somut sanıyoruz. Ama insanların yaptıklarını kavrayamıyoruz. Onları oldukları yerde, özellikle mütevazı, aşina, gündelik nesneler içinde -tarlaların, sabanların biçimi- görmeyi bilmiyoruz. İnsan çok uzakta ya da çok “derinde”, bulutlarda ya da esrarlarda aramaya gideriz; oysa insan bizi her yanda bekliyor ve kuşatıyor. Mitler, kendileriyle birlikte efsanelerin, öykü ve ezgilerin, şiir ve dansların muhteşem ve uzun kortejini de sürükler ama insan mitlerde değildir. Tek yapmamız gereken şey, gözlerimizi açmak, hem metafiziğin karanlıklarını hem de “iç yaşant’ın sahte derinliklerini terk ederek, gündelik hayatın en mütevazı olgularının engin insani içeriğini basitçe keşfetmektir. “Aşinalık bu yüzden bilinir değildir,” diyordu Hegel. Daha öteye gidelim ve en aşina olunan şeyin, -esrar değil- bilinmezlik bakımından en zengin olduğunu, yaşamın bu zengin içeriğini kavrayamadığımızı, bu bilincin boş olduğunu, çünkü Saf Akım biçimleriyle yetindiğini ya da karanlık ve sahte dolulukta olduğunu, çünkü mitlerin ve onların yanıltıcı şiirinin üzerine oburca üşüştüğünü söyleyelim. Bizler, naiflik gerektiren bu mitlere inanamayacak kadar aklı başındayız; artık esrarlara inanmıyor, inanmış gibi yapıyoruz. Yapmacık naiflikten, bütün kurnazlıklardan, bütün ipuçlarından, edebiyatın bütün teknik inceliklerinden haberdar olan kimi şairlerin yapmacık aptallığından (Claudel, Pierre Emmanuel, vb.) daha berbatı ise yoktur. Ama biz soyut, biçimsel, metafizik aklı, yaşamda ve yaşamın bilincinde aşacak kadar aklı başında değiliz. Dolayısıyla eski ve yeni Akıl arasında belirsiz bir geçiş içinde kalıyoruz; ve bizim bilincimiz henüz “özel” (bireysel ve tecrit edilmiş, yalnızca soyut biçimi olan düşünce içinde evrensel -gerçekle gerçek temastan ve bu pratik ve gündelik gerçeğin bilincinden yoksun) bir bilinçtir. Gündelik hayat bize aşinalığın, bayağılığın, sahici olmayanın türleri altında görünür. Bundan vazgeçmenin cazibesine kapılmamak mümkün müdür? 

 

Cazibenin muhteşem meyvelerine ve güzel yaratıklarına benzeyen -dokunmak istediğimizde kül dolu olarak ortaya çıkan- mitler, “saf’ şiir ve esrar bizi bekliyor, kollarını bize uzatıyor. Çocuğun eveleyip gevelemelerini ya da ergenlerin yüzünün kızarmasını veya evlerin biçimlerini son derece bilimsel bir ciddiyetle incelemenin mümkün olduğuna daha bir yüzyıl önce kim inanırdı? İnsan bilimi, var olduğundan bu yana, malzemesini “bayağılığın”, gündelik olanın içinde bulur. Bilincimizi oluşturan da bu bilgidir. Bilincimizi cezbeden şey, her yerde ve her zaman kendi kendine yettiğine, kendini bildiğine, konularına ve kendine sahip olduğuna inanmasıdır. Gerçek bilgi zaman zaman ona çetin mütevazılık dersleri verir; yeni düzene kadar buna ihtiyacı olacakta:, çünkü bilincimiz bilginin sonuçlarını kendi tarzında yorumlar; bilimin esrarengiz ve yüce şeylerle meşgul olduğuna inanma arzusu duyar her zaman; oysa ki basit şeyler, çocuksu eveleyip gevelemeler, tarlanın biçimi (hatta en modern fizikçi için bile, göğün mavi rengi ya da iki cismin “sıradan” çarpışması) söz konusudur. Bir belirsizliği şimdiden silelim. Eski okullardan tarihçiler, falanca dönemdeki gündelik hayat üzerine, kralların hastalıkları ve aşkları üzerine, Ortaçağdaki şato yaşamı üzerine ya da 17. yüzyıldaki “köylülerin iç dünyası” üzerine titiz tanımları, kimi zaman itici bayağılıkta söylemlerine ve mülahazalarına katmayı ihmal etmiyorlardı. Bu ayrıntılar, gündelik hayatı bilebileceğimiz fikrine hiç denk düşmez. Bunlar yalnızca görünüştür, hayal mahsulü yorumlardan oluşan tarih maskesidir. Çalışan köylüyü ya da bir işçinin mürekkep lekeli mavi tulumunu “gerçekçi” bir şekilde tarif etmek ve bu tanımdan köylü yaşamı ya da işçi sınıfının yazgısı üzerine hayal mahsulü bir teoriye geçmek mümkündür. Hatta bu el çabukluğu en kolayıdır. Hitabetten başka önlemi olmayan, gerçek bağdan yoksun, düşünce hareketinin olmadığı, somuttan (görünür, aldatıcı ve yalancı, sahte bir somuttan) soyuta (nafile bir soyutlamaya) geçen çok sayıda felsefe ya da politika dolandırıcısının yaptığı iş budur. Bilgi, gerçek düşünce, bireysel ölçekten toplumsal ve ulusal ölçeğe yöntemsel olarak geçer (çok küçük elementlerin aritmetik entegrasyonuyla kıyaslanabilir bir düşünce yöntemiyle). Böylece, bilimsel bir toplumsal bütün mefhumuna, özellikle de bilimsel bir toplumsal emek teorisine varır. Alet, emekçinin-köylü, zanaatkar, işçi- çalışması, toplam çalışmanın bir öğesi, bir momenti olarak görülür; ve bu toplam çalışmanın dünyanın çehresini değiştirdiğini, dönüştürdüğünü biliriz. Ulus bir soyutlama, “tüzel kişilik” (Renan) ya da (milliyetçi ya da ırkçı) bir mit olmaktan çıkar. Toprakta, çevremizde yüzyıllarca sürmüş çalışmanın yavaşça şekillendirdiği ulusumuzun çehresindeki sabırlı ve mütevazı hareketleri fark edebiliriz. Buradaki büyüklüğü ortaya çıkaran şey, bu hareketlerin sonucu, toplamıdır. Ayrıntının kaba gerçekliğini yitirmediği kesindir; at arabası gıcırdayama ve hantallığına devam eder, köylü yaşamı kaba sabalığını, işçinin yaşamı da tatsız tuzsuz ve neşesiz halini sürdürür. Şeyler bağlam değiştirmemiştir; mistik sevinçten kendimizden geçecek halimiz yoktur. Bununla birlikte, bu şeylere dair bilincimiz dönüşerek bayağılığını, basitliğini yitirir, çünkü şeyin içinde kendisinden fazlasını görürüz; orada bulunandan başka şeyi, -soyut bir ikizi değil- bu gündelik şeyin içinde kapsanmış bulunan ve daha önce görmeyi bilmediğimiz şeyi görürüz. Köylünün kabalığı ve çiftlik avlusunun pisliği, bir proleter mahallesindeki yaşamın hüznü, onların ellerinden çıkan eserin muhteşem, görkemli karakterinin bilincine vardığımızda giderek daha katlanılmaz olur. Bu çelişkinin daha keskin bir bilincine erişir ve yeni bir gereklilik düzlemine -mevcut halleriyle bu şeylerin pratik, etkin dönüşüm düzlemine- zorunlu olarak yerleşiriz. Bu perspektifler tarafından genellikle bilinçsizce yönlendirilen gerçekten modern tarihçi, kralların, generallerin, kilise prenslerinin, şatafatlı kostümlerle ve ağızlarından yalnızca tarihi laflar çıkarak caka sattıkları o yüksek alanları terk etti. Tarihçi, örneğin mülklerini büyüten, böylece büyük feodal toprak sahibi olan ve kendi “büyük politika”larının sağlam temellerini ortaya koyan eski Fransız krallarını göstererek bizi tarihsel gerçekliğin içine dahil eder. Prestijsiz olgular gerçekten de daha önemli oldular; bunlar biz tarihçiler için sansasyonel olaylardan çok daha açıklayıcı. Prestijli olgudan gündelik olgular bütününe geçiş, burada, tam olarak, görünüşten gerçekliğe geçiştir; bu işlem, bilim için, öğelerden bütünlüğe geçiş kadar önemlidir. Yalnızca prestijli görünüşten öze geçişin bu kesinliği, bizi, bireylerin ve grupların tarihleri boyunca kendileri hakkında edindikleri yanıltıcı perspektiflerden uzaklaştırır ve geçmiş maskaralıkların kitabi bir tekrarı yerine, bir bilimi sezmemizi sağlar. Tarih tiyatrosunun büyük sahneleri, naiflerin hâlâ inandıkları gibi, asla kelimenin psikolojik ve felsefi anlamında “temsil” değildi. Bunlar, “tüm samimiyetiyle” kendini ifade eden ve doğruyu söylemeye çalışan naif insanların eseri değildi. Bunlar bu kelimenin teatral anlamında “temsil”di (tiyatro ile oyunun yaşamla derin ilişkide olduğunu unutmayalım); tarihsel sahneler daima bilgece ve ustalıklı “montajlar”dı; bazı insanlar bunlar sayesinde herhangi bir sonuca varmayı hedefliyorlardı. Edim bunlardı. Her kelime, her jest edimdir ve bunları hedeflerine göre, etkinliklerine göre anlamak gerekir; yoksa, sanki kendi gerçeğini ve samimiyetini ifade etmek ya da “dışsallaştırmak” zorundaymış gibi, kimin konuştuğuna ve eylemde bulunduğuna göre değil. Daha doğrusu, kelimeler ve jestler bir eylem ifade eder; yoksa yalnızca tamamen verili, tamamen yapılandırılmış bir “iç gerçeklik” değil. Konuşan insanlar kendi eylem çizgileri boyunca ilerlerler, bir güç ve olasılık alanı içinde hareket ederler. Bir çocuğun size söylediği şeyin sizin üzerinizde etkili olmaya, sizden falanca sonucu elde etmeye nasıl yönelik olduğunu ve dolayısıyla size, içinde bulunduğu ana ve niyete bağlı olarak anlaşılması gerektiğini anlamak için çocuğa bakmak yeterlidir; çocuk yaşamı tam da budur: Zayıf bir varlığın, ona korkunç, gösterişli, güçlü... ve gülünç gelen daha güçlü varlıklar üzerinde etkinlik kurma çabası. Daha keskin bir gündelik yaşam bilinci, “düşünce”, “samimiyet” mitlerinin -ve kasıtlı ve kesin “yalan”ın- yerine eylem-düşüncenin daha karmaşık ve zengin fikrini koyar. Kelimeler ve jestler etkiliyse, bunları saf “iç bilinç”lere değil, hareket halindeki, etkin, herhangi bir etkiyi hedefleyen bilinçlere bağlamak gerekir. Etki kendiliğinden ya da düşünüm yoluyla elde edilir; ama etkilenmesi gereken varlıkların ve durumun daima çabucak kavranması gerekir. Etki, oyunun ve sanatın, iknanın, baştan çıkarmanın, hitabetin, yıldırmanın, komedinin bir kısmım daima içerir. Bir yanda “samimiyet” -samimi insanların fiili karakteri- ile diğer yanda “yalancıların” düzenlediği ve dalavere çevirdiği “yalan” yoktur. En belirgin cambaz tiyatrolarında olduğu gibi, gündelik hayatta da insanlar neredeyse her zaman, önemlerini abartan ve böylece “rol oynamayı” başaran mistifikatör olarak davranırlar. Oyun kimi zaman kabadır, kimi zaman son derece incelikli; bu oyun yükümlülük alır, tehlikeye atar; ciddidir. Roller sonuna kadar sürdürülmelidir; bunlar, aktörün yorulduğunda ya da kötü oynadığını hissettiğinde terk edebileceği safroller değildir. Rol hakikati sürdürür ve hakikat kadar gerçektir; oyun olasılığı keşfeder; komedi samimiyeti soyut olarak dışlamaz; dahası, samimiyete bir şeyler -gerçek bir şeyler: bir durumun, bir eylemin, elde edilecek bir etkinin bilinci- ekleyerek onu gerekli kılar. Gündelik hayat tam da bu şekilde tiyatroya benzer; tiyatro da gerçek seyirciler için yaşamı özetleyebilir, yoğunlaştırabilir, “temsil edebilir.” 

 

Tarihçi tarihi gündelik hayatın ışığında incelemeyi ihmal ettiğinde, budalalara kurulan tuzağa naif bir şekilde, kaçınılmaz olarak düşer. Alıklar arasında kalır; ağzı bir karış açık bir halde, yeryüzünün büyüklerine -kağıt üzerinde- yakınlaşmaktan şaşkına dönmüş küçük entelektüel gibidir. Sahneler şan, şöhret amacıyla (ne kadar samimi!) tasarlanmıştır; naif tarihçi, çağdaşlan gibi, bu duruma kanmıştır. Onda hem ironi, hem sanat, hem de bilinç eksiktir. Allame bilgiç olarak, yoğunluktan, ağırlıktan, insan bilincinden yoksundur. Tarihsel senaryoları cereyan ediş sırası içinde tekrarlamakla yetinir. Ve bir anekdotlar yığınıyla karşı karşıya kain; kralların tanrısal karakterine inanmaya çok hazırdır. Daha derin tarih büyük rollerin önemini inkar etmekten uzak durur. Bütünü, yani engin commedia dell'arte'nin seyircilerini, durumlarını, şablon sözlerini dikkate alır. Nihayet bönlükten kurtulan, geçmiş ve şimdiki yaşama -gündelik hayata- tarihi ve insan bilgisini bağlayan tarihçi ve insan gerçeğinin keşfedicisi, naif olmaktan çıkar. Görüntüleri teşhir eder; gerçeklikle karışmış bu görüntüler sayesinde “bu dünyanın büyükleri” kendi prestijlerini idare etmeyi, kendi gerçekliklerini avantajlı biçimde sunmayı ve bu gerçeği sürdürmeyi bilirler. Böylece görkemli kuramların, gösterişli fikirlerin bir anlamda kaplama, kostüm oldukları inancı yavaş yavaş işin içine girer. Gündelik hayatın neredeyse durgun suyu üzerinde, seraplar, ışıltılı kırışıklıklar vardı. Bu yanılsamalar etkisiz değildi, çünkü özellikle aklı etkiliyorlardı. Peki, ama asıl gerçeklik nerededir? Asıl değişim nerede olup biter? Gündelik hayatın esrarsız derinliklerinde! Tarih, psikoloji, insan bilimi gündelik hayatı incelemelidir. Bu kanaat yavaş yavaş gün ışığına çıkar; neredeyse tek tük, parçalı, bütünsellik niyeti olmadan, orda burda, herhangi bir tarihçide (Marc Bloch) - herhangi bir coğrafyacıda (Demangeon) - herhangi bir psikologta. Şu ana dek eksik olan şey sentezdir. 

 

 

Lefebvre, Henri. Gündelik Hayatın Eleştirisi. Sel Yayıncılık, 2013.

Henri Lefebvre Kimdir?
Site Haritası
© Copyright 2020 Tüm hakları saklıdır. Homopsychologicus Psikoterapi ve Psikolojik Danışmanlık
Designed & Developed by Art Web ® Tasarım ve Yazılım Hizmetleri