Ad ve Soyad :
E-Posta :
Telefon :
   

Ingmar Bergman

Ingmar Bergman Kimdir?

 

1918 yılında ben doğduğum zaman annem İspanyol gribi geçiriyormuş. Benim durumum da kötüymüş, ne olur ne olmaz diye hastahanede vaftiz edilmişim. Bir gün aile doktorumuz eve ziyarete geldiğinde bana bakıp "Yetersiz beslenmeden ölüyor," demiş. Anneannem beni yanına alıp trenle Dalarna'daki yazlık evine götürmüş. O zamanlar tüm bir günü alan yolculuk boyunca beni suya batırılmış pandispanyayla beslemiş, sonunda Dalarna'ya vardığımda yarı ölüymüşüm. Anneannem gene de bana bir sütanne bulmuş -komşu köyden sarışın, canayakın bir kız. Yavaş yavaş düzelmişim, ama hep kusuyor, sürekli mide ağrısı çekiyormuşum.  Ne olduğu pek anlaşılamayan birkaç hastalık da geçirdim ve yaşamak isteyip istemediğime bir türlü karar veremedim. O zamanki durumu bilincimin derinliklerinde anımsayabiliyorum: Bedenimdeki salgıların kötü kokusu, semt, nemli, batan elbiseler, gece lambasından yayılan yumuşak aydınlık, bitişik odaya açılan aralanmış kapı, dadının derin solukları, pıtır pıtır adımlar, fısıldaşan sesler, güneşin sürahideki suda yansımaları. Bunları- tümünü anımsayabilirim ama hiç korku anımsamıyorum. Korku sonradan geldi.  Yemek odası, tuvalet, çöp tenekeleri, şişman fareler ve bir halı dövme askısı olan yüksek kiremit duvarlı, karanlık bir avluya bakıyordu. Birisinin kucağına oturmuş, yulaf lapasıyla besleniyorum. Kenarları kırmızı çizgili muşambada duran mavi çiçekli beyaz emaye tabak, pencereden giren dağınık ışığı yansıtıyor. Başımı iki yana ve öne sallayarak değişik bakış açıları deniyorum. Başımı hareket ettirdikçe lapa tabağında yansıyan ışıklar değişip yeni biçimler oluşturuyor. Birdenbire her şeyin üzerine kusuyorum. Bu belki de benim ilk anım: Ailem Stockholm'de, Skeppargatan ile Storgatan'ın kesiştiği köşedeki apartmanın birinci katındaki dairede yaşıyordu. 1920 güzünde Stockholm'ün Östermalm semtinde Villagaton 22'ye taşındık. Ev taze boya ve parke cilası kokuyor. Çocuk odasının zemi  güneş sarısı muşamba döşeli, pencerelerde üzerinde şatolar ve kır çiçekleri olan açık renk storlar var. Annemin elleri yumuşak ve bana öyküler anlatmak için ayıracak vakti var. Bir sabah babam yataktan kalkınca odadaki lazımlığa basıp yüksek sesle küfür ediyor. Mutfakta çalışan Dalarna'lı iki köylü kız sık sık ve içlerinden geldiği gibi şarkı söylüyor. Aynı katta benimle yaşıt bir oyun arkadaşım oturuyor. Adı Tippan, yaratıcı ve girişken bir kız. Birbirimizin vücudunu inceleyip ilginç farklılıklar buluyoruz. Birisi bizi yakalıyor ama ele vermiyor. Kızkardeşim doğuyor. Dört yaşındayım ve durum kökünden değişiyor. Şişman, şekilsiz yaratık birdenbire başrole geçiyor. Annemin yatağından atılıyorum; babamın yüzü avaz avaz ağlayan bu kundağın üzerine eğilirken mutluluktan parlıyor. Kıskançlık canavarı yüreğime pençelerini sımsıkı atıyor, öfkeleniyor, ağlıyor, yere pisletip pisliğimi her yere sıvıyorum. Her zaman can düşmanı olduğumuz ağabeyimle barışıp bu iğrenç iblisi öldürmek için çeşitli planlar yapıyoruz. Bazı nedenlerden dolayı ağabeyim bu işi benim yapmam gerektiğine karar veriyor. Gururum okşanıyor, uygun bir zaman kolluyonız. 
 

Sessiz ve güneşli bir öğleden sonra evde tek başımayım sanıyor, süzülerek annemle babamın yatak odasına giriyorum. Yaratık pembe sepetinde uyuyor. Bir iskemle çekip üzerine çıkıyor, bir an durup tombul yüze ve salyalar akan ağza bakıyorum. Ağabeyim bana açık seçik ne yapacağımı öğretmiş gerçi ama ben yanlış anlamış olmalıyım. Kızkardeşimin boğazını sıkacağım yerde göğsüne bastırıp çökertmeye çalışıyorum. Anında kulak parçalayıcı bir çığlıkla uyanıyor. Elimle ağzını kapatıyorum. Sulu mavi gözleri şaşı şaşı bakıyor. Onu daha sıkı tutmak için öne doğru bir adım daha atıyorum ve ayağım kayıyor, yere yuvarlanıyorum. Bu olayın çok çabuk dehşete dönüşen yoğun bir zevk duygusu verdiğini anımsıyorum. Çocukluk fotoğraflanma eğilmiş, büyüteçle annemin yüzünü inceliyor, çoktan silinmiş duyguların içine sızmaya çalışıyorum. Evet, annemi sevdim ve bu fotoğrafta geniş alnının ardında ortadan ayrılmış gür saçları, oval tatlı yüzü, duyarlı ağzı, koyu renk, biçimli kaşlarının altındaki sıcak içten bakışı ve küçük elleriyle annem çok çekici.  Dört yaşındaki yüreğim ona duyduğum köpeksi bağlılıkla tükeniyordu.  Gene de ilişkimiz yalın değildi. Anneme aşırı bağlılığım onu rahatsız eder, sinirlendirirdi. Sevgi açlığım ve şiddetli patlamalarım onu kaygılandırırdı. Çoğu kez soğuk, alaycı sözcüklerle beni yanından uzaklaştırırdı. Öfke ve düş kırıklığı içinde ağlardım. Annemin ağabeyimle ilişkisi daha yalındı çünkü her zaman onu babama karşı savunmak zorunda kalıyordu. Babamın vahşice dövmeyi de içeren acımasız bir sertlikle ağabeyimi yetiştirme yöntemi, aralarında sık sık yinelenen bir tartışma konusuydu. Anneme duyduğum aşırı sevginin yumuşak ve öfkeli dalgalarının onun üzerinde çok az etkisi olduğunu yavaş yavaş anladım. Bu yüzden kısa bir süre içinde onu hoşnut kılacak ve ilgisini uyandıracak başka bir davranışı denemeye başladım. Hastalık, anında sevecenlikle karşılanıyordu. Bitmeyen hastalıklar çeken sağlıksız bir çocuk olduğum için bu, gerçekten onun sevgisine giden acı dolu ama başarılı bir yol oldu, öte yandan annem hemşirelik eğitimi gördüğünden sahte hastalıklar çok çabuk anlaşılır ve herkesin önünde cezalandırılırdı. Annemin ilgisini çekmek için denediğim bir başka yol daha da tehlikeliydi. Annemin ilgisizliğe ve kayıtsızlığa katlanamadığım anlamıştım: Ne de olsa bunlar onun kendi silahlarıydı. Duygularımı bastırmayı öğrendim. Temel unsurları kendini beğenmişlikle uzak bir yakınlık olan garip bir oyuna başladım. Neler yaptığıma ilişkin hiçbir şey anımsamıyorum ama sevgi insanı girişimci kılıyor, ben de bu duyarlılık ve gurur karışımı davranışlarımla ilgi uyandırmakta çok çabuk ustalaştım. 
En büyük sorunum oyunumu açığa vurmak, maskeyi çıkartmak ve karşılıklı bir sevgi içinde sarmalanmak fırsatının bana hiçbir zaman verilmemesiydi. Pek çok yıl sonra annem geçirdiği ikinci kalp krizinin ardından burnunda bir tüple hastahanede yatarken yaşamlarımızdan sözetme fırsatı bulduk. Ona çocukluğumdaki acılarımı anlattım, acılarımın kendisini tedirgin ettiğini kabul etti ama benim o zaman düşündüğüm biçimde değil. Benimle yaşadığı sorunları ünlü bir çocuk doktoruna aktarmıştı. Doktor da ciddi terimlerle "hastalıklı yaklaşımlar" diye adlandırdığı davranışlarıma kesin olarak karşı koyması için onu uyarmıştı. Her üzerime düşüşü bana yaşam boyu zarar verecekti.Bu, 20'li yıllardaydı. Bu çocuk uzmanıyla yapılan görüşmeye ilişkin net bir anım var. Nedeni altı yaşımı geçmiş olmama karşın okula gitmeyi reddetmemdi. Her gün kaygı çığlıkları içinde sürüklenerek ya da kucağa alınarak sınıfa sokuluyordum. Gördüğüm her şeyin üzerine kusuyor, bayılıyor, denge duyumu yitiriyordum. Sonunda kazandım ve okula gidişim de ertelendi ama bu tanınmış doktorla görüşmeye gitmek kaçınılmaz olmuştu. Adamın kocaman bir sakalı, dik bir yakası vardı ve puro kokuyordu. Pantolonumu aşağıya indirdi, bir eliyle benim o önemsiz organımı tuttu, öteki elinin işaret parmağıyla kasığımın çevresinde bir üçgen çizdi, etekleri kürklü paltosu ve tülü yüzünü örten koyu yeşil kadife şapkasıyla arkamda oturan anneme, "Oğlanın burası hala bir bebeğinki gibi," dedi. 
Doktordan döndüğümüzde bana kenarları kırmızı, cebinin üzerinde işleme bir kedi figürü olan, solmuş sarı önlüğümü giydirdiler. Sıcak çikolata ve peynirli sandviç verdiler. Yeniden ele geçirdiğim çocuk odasına girdim. Ağabeyim kızıl geçiriyordu ve başka bir yerdeydi. (Pek tabii ben onun öleceğini umuyordum. O zamanlar kızıl tehlikeli bir hastalıktı.) Oyuncak dolabından tekerlekleri sarılı kırmızılı tahta bir arabaya tahta atı koştum. Okul tehlikesi hoş bir başarı anısı içinde silindi. 

 

1965 yılının başlarında fırtınalı bir kış günüydü; annem, babamın gırtlağındaki habis bir tümörü aldırmak üzere hastahaneye yattığını söylemek için tiyatroya telefon etti. Gidip onu görmemi istedi. Babamı görmek için zamanımın da, isteğimin de olmadığını, ona hiç ilgi duymadığımı çünkü babamla benim birbirimize söyleyecek hiçbir şeyimiz kalmadığını, olası ölüm döşeğine, hastaneye gidersem belki onu korkutup utandırabileceğimi söyledim. Annem öfkelendi. Israr etti. Ben de öfkelendim, bana duygusal şantaj yapmaktan vazgeçmesini söyledim. Bu bitip tükenmeyen şantaj: Benim hatırım için yapamaz mısın? Annem kızdı ve ağlamaya başladı. Gözyaşlarının beni hiçbir zaman etkilemediğini söyleyerek telefonu suratına kapattım. Aynı gece tiyatroda çalışıyordum. Kuliste gidip oyuncularla konuştum, şiddetli kar fırtınası yüzünden tiyatroya geç kalan seyircileri salona soktum. Sonra odamda oturup Peter Weiss'ın Die Ermittlung (Soruşturma) adlı oyunu üzerinde çalışmaya başladım. Telefon çaldı, santraldaki kız yanında Bayan Bergman'ın beklediğini, kendisinin müdür beyle görüşme talebinde bulunduğunu söyledi. Birkaç tane Bayan Bergman olduğundan hangi lanet Bayan Bergman diye sordum. Santraldaki kız ürkek bir sesle Bayan'ın genel yönetmenin annesi olduğunu söyledi, Bayan Bergmanoğluyla görüşmek istiyormuş - hemen. Bu karda kışta tiyatronun yollarına düşmüş annemi odama getirmek için aşağıya indim. Harcadığı güçten, zayıf kalbinden ve öfkeden soluk soluğaydı. Ona oturmasını söyleyip bir fincan çay içip içmeyeceğini sordum. Kesinlikle oturmayacaktı. Çay filan da istemiyordu. Bu ziyaretin amacı o sabah telefonda söylediğim acımasız, kaba ve incitici sözleri bana yineletip bir kez daha duymaktı. Annemle babamı aşağılayıp, sövüp sayarken neye benzediğimi görmek istiyordu. Bu kürklü küçük insanı kaplayan karlar, halının üstünde koyu lekeler bırakarak eriyordu. Çok solgundu, gözleri öfkeyle kararmış ve burnu kızarmıştı. Ona sarılıp öpmeye çalıştım ama beni itekleyip yüzüme bir tokat attı. (Annemin tokat tekniğinin üzerine yoktur. Patlama şimşek gibidir ve sol elindeki iki ağır evlilik yüzüğü cezaya can yakıcı bir vurgu da katar.) Gülmeye başladım, annem gözyaşlarına boğuldu. Masanın başındaki iskemleye doğrusu hayli ustalıkla çöktü ve sağ eliyle yüzünü kapatırken öbür eliyle de çantasının içinde mendilini arandı. Yanına oturdum, elbette babamı görmeye gidecektim, gitmez olur muydum. Bu sabah söylediğim şeylere pişman olmuştum ve bütün kalbimle beni bağışlamasını diliyordum. Bana sarıldı ve artık bir dakika bile beni rahatsız etmeyeceğini söyledi. Ondan sonra çay içtik ve sabah saat ikiye dek konuştuk. Bütün bunlar bir salı günü oldu. Bunu izleyen pazar günü babam hastahanede yattığı sürece annemin yanında kalan bir aile dostu bana telefon edip annemin hastalandığını, hemen gelmem gerektiğini söyledi. Doktoru, Profesör Nanna Schwartz da yoldaydı. O an için kriz hafiflemişti. Storgatan 7'ye koştum. Kapıyı profesör açtı ve annemin birkaç dakika önce öldüğünü söyledi. 
Hiç beklenmedik bir biçimde avaz avaz haykırarak hıçkıra hıçkıra ağladım. Çabuk sustum. Yaşlı doktor elimi tutarak suskun durdu. Sakinleştiğim zaman, yirmişer dakika süren iki krizle her şeyin çabucak bittiğini söyledi. 
Az sonra çıt çıkmayan evde annemle haşhaşa kalmıştım . Annem flanel bir gecelik, el örgüsü mavi bir hırka giymiş, yatağında yatıyordu. Başı hafifçe yana dönük, dudakları aralıktı. Yüzü solgundu, gözlerinin çevresinde gölgeler vardı. Hala koyu renk olan saçları düzgün taranmıştı - hayır artık saçları koyu renk değil, demir grisiydi ve son yıllarda kısa kesilmişti ama benim belleğimdeki anne imajı onun saçlarının hala koyu renk olduğunu söylüyor, belki de yol yol gri. Elleri göğsünün üzerindeydi. Sol elinin işaret parmağında küçük bir yara bandı vardı.Oda ansızın parlak ilk yaz ışığıyla doldu, başucu masasının üzerindeki çalar saat işgüzarlıkla tıkırdayıp duruyordu.  Annem soluk alıyor sandım, sanki göğsü inip kalkıyordu, sanki bir iç çekiş duyabilecektim. Göz kapakları kımıldıyor sandım. Uyuyordu da az sonra uyanacaktı sanki. Alışkanlığın gerçekle oynadığı her zamanki aldatıcı oyunu. Odada birkaç saat oturdum. Hedwig Eleonara Kilisesinin çanları sabah duası için çalıyordu, ışık değişmişti ve bir yerlerden bir piyano sesi yükseliyordu. Acı çektiğimi ya da herhangi bir şey düşündüğümü sanmıyorum, hatta kendimi gözlemleyip rol yaptığımı bile sanmıyorum - oysa çoğu kez en derin yaşantılarımı bile soluklaştırıp hafifleten bu meslek hastalığı yaşam boyu acımasız bir biçimde peşimi bırakmamıştır. Annemin odasında geçirdiğim saatlere ilişkin pek fazla şey anımsamıyorum. En yoğun hatırladığım şey annemin parmağındaki yara bandı. Aynı gün öğleden sonra hastahaneye babamı görmeye gittim, ona annemin öldüğünü söyledim. Ameliyatı ve ameliyat sonu geçirdiği zatürreyi atlatmış, üzerinde eski bir robe de chambre, traş olmuş, temiz pak, uzun kemikli eli bastonun sapında, koğuşun mavi koltuğunda oturuyordu. Sürekli bana bakıyordu, gözleri aydınlık, sakin ve kocaman açılmıştı. Ona haberi verdiğim zaman yalnızca başını öne eğdi ve kendisini yalnız bırakmamı istedi. Yetiştirilmemizde çoğunlukla suç, itiraf, ceza, bağışlanma, lütuf gibi kavramlar; çocuk, anne baba ve Tanrı arasındaki ilişkilerdeki somut unsurlar temel alınmıştı. Bunların tümünde kabul ettiğimiz ve anladığımızı sandığımız doğal bir mantık hüküm sürerdi. Nazizmin tuzağına bu kadar kolay düşmemizde bu gerçeğin etkisi olabilir. Özgürlük sözcüğünü hiç duymamıştık, hele özgürlüğün tadının nasıl olduğunu hiç bilmiyorduk. Hiyerarşik bir sistemde tüm kapılar kapalıdır.  Cezalandırılma doğaldı, hiçbir zaman sorgulanmadı. Çabuk ve basit olabilirlerdi, yüze bir tokat, kıça bir şaplak gibi ama aşırı karmaşık ve kuşaklar boyu incelmiş cezalar da vardı.  Sık sık ve kolayca yaptığı gibi altını ıslattığında günün geri kalan kısmını dize kadar inen kırmızı bir eteklikle geçirmek zorundaydı. Bu zararsız ve gülünç kabul edilen bir cezaydı.  Önemli suçlar, suçun ortaya çıkmasıyla başlayarak örnek cezalar oluştururdu. İlk elde suçlu suçunu itiraf ederdi, yani hizmetçilerin, annemin ya da çeşitli nedenlerden dolayı papaz evinde kalan kadınlardan birinin önüne çıkıp anlatırdı. 
İtiraf etmenin anında doğurduğu sonuç, toplumdan dışlanmaktı. Hiç kimse suçluyla konuşmaz, onu yanıtlamazdı. Anlayabildiğim kadarıyla bunun amacı suçlunun cezalandırılmaya ve bağışlanmaya özlem duymasını sağlamaktı. Öğle yemeği yenip kahveler içildikten sonra taraflar babamın odasına çağrılır, sorgulama ve itiraflar yinelenirdi. Bundan sonra halı dövme sopası getirilir, kaç sopaya hak kazandığını suçlunun kendisi belirlerdi. Ceza tespitinden sonra sıkı doldurulmuş yeşil bir yastık getirilir, pantolonlar ve donlar aşağıya indirilir, yastığın üzerine yüzükoyun yatırılırdık; birisi boynumuzu sıkıca tutar ve dayak faslı başlardı.  Bu cezanın fazla can acıtıcı olduğunu iddia edemem. Asıl acıtıcı olan dayak töreni ve aşağılanmaydı. Cezanın en kötüsünü ağabeyim alırdı. Annem çoğu kez onun yatağının kenarına oturur, halı dövme sopasının zedelediği ve yer yer kanlı kabarcıklar oluşturduğu sırtına pansuman yapardı. Ağabeyimden nefret ettiğim, birdenbire patlayan öfkelerinden korktuğum için, onun böylesine şiddetli cezalandırılmasını görmekten pek hoşnut olurdum. Dayak faslı bittikten sonra babamın elini öpmek gerekirdi ve böylece bağışlanma ilan edilir, suç yükü hafifler, bunu ferahlama ve dua izlerdi. Elbette yemek yemeden ve gece okumalarını yapmadan yatmak zorundaydık, gene de önemli ölçüde rahat bir soluk alınırdı.  Karanlık korkusuyla kıvranan bir çocuk için çok tatsız olabilen ve kendiliğinden oluşuveren bir ceza türü daha vardı: Özel bir dolabın içine kapatılmak. Alma, mutfakta bize o özel dolabın içinde yaramaz çocukların ayak parmaklarını yiyen bir yaratığın yaşadığını söylemişti. Ben karanlıkta bir şeyin yürüdüğünü çok açık seçik işitmiş ve büyük bir dehşete kapılmışım. Ne yaptığımı anımsamıyorum. Ayak parmaklarımı yenilip yutulmaktan kurtarmak için belki raflara tırmanmış, belki de çengellere asılmıştım. Bulduğum bir çözümle bu ceza türü korkunçluğunu yitirdi. Dolabın köşesine yeşil ve kırmızı ışıklı bir el feneri sakladım. Dolaba kapatıldığım zaman fenerimi köşesinden çıkarıp yakıyor, ışığı duvara yönelterek kendimi sinemada varsayıyordum. Bir kezinde kapı açıldığında gözlerim kapalı, yere yattım ve kendimde değilmiş gibi yaptım herkes çok korktu. Yalnızca annem rol yapıyor olabileceğimden kuşkulandı, ama hiçbir kanıt bulunamadı ve bir ek cezaya daha çarptırılmadım. 

 

Öteki cezalara gelince sinemaya gitme yasağı, yemek yeme yasağı, yatağa ya da odamıza gönderilmek, fazladan ev ödevi, elimize sopayla vurulması, saçımızın çekilmesi, mutfakta çalıştırılmak (bu çok hoş da olabiliyordu), belirli bir süre hiç kimsenin bizimle konuşmaması ve benzerleri.  Şimdilerde annemle babamın çaresizliğini anlayabiliyorum. Herkesin gözü papaz ailesinin üzerindedir; onlar adeta bir tepsinin üzerindeymiş gibi yaşarlar. Papaz evinin kapısı cemaatine hep açık olmalıdır. Cemaatin eleştirisi ve yorumları bitmek bilmez. Annem ve babam bu mantıksız baskının altında ezilen mükemmelliyetçi kişilerdi. Çalışma günlerinin başı sonu belirsizdi, evlilikleri çetindi ve öz disiplinleri demir gibi sertti. Kendi içlerinde bastırmaya çalıştıkları özelliklerini iki oğulları da sürekli olarak yansıtıyordu. Ağabeyim isyankarlığını ve kendisini korumasını bilemedi. Babam onu ezmek için tüm iradesini kullandı, başarılı da oldu sayılır. Kız kardeşim hem annem hem babam tarafından mülkiyetçi bir sevgiyle çok fazla sevildi. Bu sevgiye kendinden vazgeçerek uysal bir çekingenlikle karşılık verdi. Sanıyorum ben tek çıkar yolu, kendimi bir yalancıya dönüştürmekte bulmuştum. Gerçek benle çok az ilintisi olan yabancı bir insan yarattım. Yarattığım kişiyle asıl ben olan kişiyi birbirinden ayırmasını bilemediğim için bu zedelenmenin yaşamımda ve yaratıcılığımda yetişkin yaşlarıma dek önemli etkileri oldu. Kimi zaman, yalanı yaşayan kişinin doğruyu sevdiği gerçeğiyle kendimi avutmak zorunda kalırım.Söylediğim ilk bilinçli yalan belleğimde olduğu gibi duruyor. Babam bir hastahaneye vaiz olmuştu. Stockholm'de sınırları Lill Jansskogen'e dek uzanan büyük bir parkın kenarında bir eve taşınmıştık. Soğuk bir kış günüydü, ağabeyim, ben ve ağabeyimin arkadaşları parkın ucundaki seraya kar topları atarak çok sayıda cam kırmıştık. Bahçıvan anında bizden kuşkulanarak babama şikayet etmişti. Sorgulamalar başladı. Ağabeyim ve arkadaşları suçlarını itiraf ettiler. Ben mutfakta süt içiyordum. Alma da masanın üzerinde pasta yapıyordu. Mutfağın penceresinden zarara uğramış seranın damını seçebiliyordum. Ev işlerindeki yardımcımız Siri, içeri girerek korkunç cezalara ilişkin gelişmeleri anlattı. Bana, bu kırıp dökme olayında bir rolüm olup olmadığını sordu, bunu zaten ben ön sorgulamalarda inkar etmiştim (kanıt yetersizliğinden geçici olarak salıverilmiştim). Siri, şaka yollu, havadan sudan söz edermişcesine camlardan birini kırmayı başarıp başaramadığımı sorduğu zaman beni tuzağa düşürmek istediğini anladım, sakin bir sesle yanıtlayarak bir süre çocukları izlediğimi, gevşek birkaç kartopu atarak ağabeyime isabet ettirdiğimi ama sonradan ayaklarım çok üşüdüğü için içeri girdiğimi söyledim. Şöyle düşündüğümü açık seçik anımsıyorum: İşte yalan böyle söylenir.  Bu tayin edici bir buluştu. Kaba çizgileriyle aynı akılcı yolla Moliere'in Don Juan'ı gibi ben de bir düzenbaz olmaya karar vermiştim. Her zaman başarılı olduğumu söyleyemem: Yeterince deneyimim olmadığından kimi zaman içyüzüm anlaşılıyordu ve kimi zaman da yabancılar işe karışıyordu. Ailenin Anna Teyze adında milyoner bir velinimeti vardı. Bizi sihirbazıyla, başka eğlenceleriyle partilerine çağırırdı. Noellerde her zaman bize pahalı ve çekici armağanlar verir, her yıl bizi Djurgarden'deki Schumann Sirki'nin açılışına götürürdü. Bu olay bana coşkulu bir heyecan verirdi: Anna Teyze'nin üniformalı sürücüsü, pırıl pırıl aydınlatılmış o muhteşem ahşap binadan içeri girmek, gizemli kokular, Anna Teyze'nin kocaman şapkası, orkestranın yükselen sesi, hazırlıkların büyüsü, sirk girişinin kırmızı perdelerinin ardındaki kaplanların ve aslanların kükreyişi... Birisi kubbenin altındaki karanlık bir oyukta gezinen bir aslan görüldüğünü fısıldamıştı, palyaçolar dehşet saçıyordu, ben yoğun duygudan uyuyakalıp harika bir müziğe uyanmıştım - ak giysiler içinde genç bir kadın kara bir atın üzerinde çevrede dolaşıyordu. Bu kadından etkilenmiş, ona tutulmuştum. Hemen onu fantezi oyunlarıma dahil ettim. Esmeralda adını verdim ona (belki de adı buydu). Fantezim en sonunda tehlikeli bir biçimde gerçeğin sınırlarını aştı. Sınıfta yanımda oturan Nisse adlı bir erkek çocuğa gizlilik yemini ettirerek sırrımı söyledim: Annemle babam beni Schumann Sirki'ne satmışlardı, yakında dünyanın en güzel kadını olan Esmeralda'nın yanında akrobat olarak yetiştirilmek üzere evden ve okuldan alınacaktım. Ertesi gün fantezim açıklanmış ve kutsal gizime ihanet edilmişti.  Sınıf öğretmenim olayı çok ciddiye alarak anneme öfkeli bir mektup yazdı. Korkunç bir yargılanma sahnesi oldu. Yüzümü duvara verdirdiler, aşağılandım, rezil edildim; hem evde, hem okulda. Elli yıl sonra anneme, benim sirke satılma öykümü anımsayıp anımsamadığını sordum: Çok iyi anımsıyordu. Ona böylesi bir yürekliliğe ve düş gücüne neden hiç kimsenin gülmediğini, hiç değilse sevecenlikle eğilmediğini sordum. Yedi yaşında bir çocuğun evden ayrılıp sirke satılmak istemesinin nedenlerinin derininde ne yatabileceğini hiç kimse sormamış mıydı? Annem zaten benim yalanlarımdan ve fantezilerimden fazlasıyla tedirgin olduklarını söyledi. Kaygı içinde çocuk uzmanına bile başvurmuşlardı. Uzman, bir çocuğun erken bir dönemde gerçekle fanteziyi ayırdetmesinin ne denli önemli olduğunu vurgulamıştı. O anda cüretkar ve çirkin bir yalanla karşılaştıkları için ceza da ona göre verilmeliydi. Ağabeyimin kamasını alıp, artık arkadaşım olmayan o çocuğu okulun bahçesinde kovalayarak öcümü aldım. Bizi ayırmak için kendini aramıza atan öğretmeni de öldürmeye kalkıştım.  Okuldan uzaklaştırıldım ve şiddetli bir dayak yedim. Sonra güvenilmez arkadaşım çocuk felcine yakalandı ve öldü. Bu da beni sevindirdi. Böyle durumlarda her zaman olduğu gibi bütün sınıf üç haftalığına eve gönderildi ve her şey unutuldu. Ama ben Esmeralda'yı düşlemeyi sürdürdüm, serüvenlerimiz giderek daha tehlikeli oluyor, aşkımız giderek daha şiddetleniyordu. Bu arada sadık oyun arkadaşım Tippan'a ihanet ederek bizim sınıftan Glodys adlı bir kızla nişanlandım. Sophiahernmet Kraliyet Hastahanesinin parkı geniştir. Ön yüzü Valhallavagen'e bakar, bir yanında stadyum öbür yanında teknik okul vardır. Park, Lill-Jans ormanının derinliklerine dek uzanır. O zamanlar sayısı pek de fazla olmayan binalar inişli çıkışlı büyük bir alana dağılmıştı.  Ben gönlümce çevrede dolaşıyor, her tür deneyimi yaşıyordum. Parkın derinliklerindeki küçük kerpiç kilise bende özel bir ilgi uyandırmıştı. Hastahaneyle kilise arasındaki ulaşımdan sorumlu olan kapıcıyla kurduğum arkadaşlık yoluyla pek çok ilginç öykü duymuş, farklı çürüme aşamalarında pek çok ceset görmeme izin verilmişti. Girişin ciddi olarak yasaklandığı bir başka bina ise gürül gürül yanan kocaman ocaklarıyla kazan dairesiydi. Kömür el arabalarıyla çekilir ve kara figürler tarafından ocakların içine devrilirdi. Haftanın birkaç günü kocaman Ardennes atlarının koşulduğu arabalar gelir, çuvallar bez kukuletalı adamlar tarafından çelik kapıları açık ocaklara boşaltılırdı. Kimi zaman fırınlarda gizlice kanlı organlar ve kesilmiş kol ve bacaklardan oluşan yığınlar yakılırdı. Babam, on beş günde bir her pazar, kara üniformaları, beyaz kolalı önlükleri ve derli. toplu başlarının üzerindeki Sophiahemmet kepleriyle hemşirelerin doldurduğu hastahane kilisesinde komünyon verirdi. Papaz evinin karşısında yaşamlarını hastalarına adamış çok yaşlı hemşirelerin barındığı Solhemmet vardı. Bu hemşireler sıkı manastır kurallarına bağlı bir rahibe topluluğu gibiydiler. Solhemmet'te yaşayanlar papaz evini ta içine kadar görebilirlerdi, bakıyorlardı da. Dürüst olmak gerekirse geriye baktığımda yaşamımın ilk yıllarını zevk ve ilgiyle hatırlarım. Düşlem gücüm ve duyularım yeterince besleniyordu. Bu döneme ilişkin sıkıcı, renksiz hiçbir şey anımsamıyorum, aksine günler ve saatler, beklenmedik harika görüntüler ve sihirli dakikalarla dolup taşardı. Hala çocukluğumdan görüntülerin içinde gezip dolaşabilir, ışıkları, kokuları, insanları, odaları, anları, jestleri, ses tonlarını ve objeleri yeniden yaşayabilirim. Bu anıların ender olarak özel bir anlamı vardır, çoğu kısa ya da uzun, hiçbir amacı olmayan rasgele çekilmiş filmler gibidir. Çocukluğun ayrıcalığı büyü ile yulaf lapası, müthiş korkular ile büyük mutluluklar arasında hiç engellenmeden gidip gelebilmesidir. Gölgeli, çoğu zaman anlaşılmaz yasaklar ve kurallardan başka hiçbir sınır yoktu. Örneğin zaman kavramını bir türlü anlayamadığımı hatırlıyorum. Artık dakik olmayı öğrenmelisin, sana bir saat verildi, bakmasını öğrendin! Ama benim için zamanın anlamı yoktu. Okula, yemeğe hep geç kalıyordum. Hastahanenin parkında keyfimce geziyor, bir an bir şey görüp duruyor, hayal kuruyordum, zaman duruyordu, sonra bir şey bana aç olabileceğimi söylüyordu ve kıyamet kopuyordu. Fanteziyle gerçek kabul edileni ayırdetmek çok güçtü. Eğer çaba harcasaydım belki gerçeği kalıcı kılmayı başarabilirdim ama örneğin hayaletler vardı, hortlaklar vardı, onlarla ne yapmam gerekiyordu? Ya İskandinav destanları? Onlar gerçek miydi? Tanrı ve melekler? İsa? Adem'le Havva? Ya o tufan? İbrahim ve İshak gibi olunabilir miydi? İbrahim, oğlu İshak'ın gırtlağını gerçekten kesecek miydi? İshak'la kendimi özdeşleştirerek Dore'nin oyma resmine korku içinde baktım. İşte bu gerçekti. Baba, Ingmar'ın boğazını kesecekti. Ya melek, iş işten geçtikten sonra gelirse? İşte o zaman ağlamak zorunda kalacaklar. Kanlar akıyor ve Ingmar benzi solmuş, gülümsüyor. Gerçek. 
 

Sonra yaşamıma sinema makinesi girdi. Noelden haftalar önceydi. Milyoner Anna Teyze'nin üniformalı sürücüsü Bay Jansson eve pek çok armağan bırakmış, bunlar da her zamanki gibi merdivenlerin altındaki dolabın içinde duran Noel armağanları sepetine konulmuştu. Özellikle bir paket, içinde heyecanlı bir merak uyandırdı. "Forsners" paket kağıdına sarılmış, kahverengi, köşeli bir şeydi. Forsners, Hamngatan'da yalnızca fotoğraf makineleri değil, gerçek film makineleri de satan bir fotoğrafçı mağazasıydı.  Bir film makinesi kadar sahip olmak istediğim başka hiçbir şey yoktu. Bir yıl önce ilk kez sinemaya gitmiş ve bir atla ilgili bir film görmüştüm. Sanıyorum adı Kara Güzellik'ti ve ünlü bir çocuk kitabından uyarlanmıştı. Sture Sineması'nda oynamıştı. En ön sırada oturup seyretmiştik. İşte benim için başlangıç bu oldu. Hiç sönmeyecek bir ateşle tutuşmuştum. Suskun gölgeler, soluk yüzlerini bana çevirerek işitilmeyen seslerle en gizli duygularımla konuştular. Aradan altmış yıl geçti ve hiçbir şey değişmedi; hala aynı ateş. O güzün sonlarında sinema makinesi ve birkaç tane filmi olan bir okul arkadaşıma gittim. Tippan'la bana görev yaparmış gibi bir film gösterdi. Sonra ev sahibim Tippan'la öpüşüp koklaşırken bana da makineyi kullanma izni verdi. Noel bir eğlence patlamasıydı. Annem her şeyi başarıyla yönetirdi, konukseverlik törenleri, yemek, akraba ziyaretleri, Noel armağanları ve kilise düzenlemeleri kargaşasının ardında hatırı sayılır bir örgütleme yeteneği yatıyor olmalıydı. Evde Noel arefesi oldukça sakin yaşanırdı. Saat beşte kilisede ayinlerle başlar, sonra ölçülü ama mutlu bir yemek yenir, ağaçtaki mumlar yakılır, Noel öyküsü okunur ve erkenden yatılırdı. (Ertesi sabah ayin için çok erken kalkmak zorundaydık o zamanlar, gerçekten çok erken.) Armağanlar dağıtılmazdı ama keyifli bir akşam ve Noel günü şenliklerine neşeli bir başlangıç olurdu. Erkenden yapılan trompetli, meşaleli kilise ayininden sonra sıra Noel kahvaltısına gelirdi. Bu arada babam kilisedeki mesleki görevlerini yerine getirmiş, papaz cüppesini çıkararak ev ceketini giymiştir. En keyifli anındadır. Konuklarımıza içinden geldiği gibi bir konuşma yapar, o gün için bestelediği bir şarkı söyler, konuklarımızla kadeh kaldırır, meslektaşlarının taklidini yaparak herkesi güldürürdü. Kimi zaman onun sevimliliğini, neşesini, nezaketini, dostluğunu ve cömertliğini düşünürüm. Bunların tümü karanlık, sertlik, kabalık ve uzaklık ardında gizlenmişti. Sanıyorum belleğimde çoğu kez babama haksızlık ettim. Kahvaltıdan sonra herkes birkaç saatliğine yatağına uzanırdı. Bu arada hazırlıklar, ev işlerinin yapılması sürüyor olmalıydı çünkü saat ikide alacakaranlık inerken öğleden sonra kahvesi sunulurdu. Gelip Noel kutlamak isteyen herkese papaz evi açıktı. Dostlardan birkaçı icraacı müzisyendi ve öğleden sonra şenliklerinin bir bölümünde doğaçlama bir konser de verilirdi. Sonra Noel gününün zengin, tantanalı doruğu yaklaşırdı: Akşam yemeği. Sosyal hiyerarşirin geçici olarak bir yana bırakıldığı geniş mutfakta hazırlanırdı. Tüm yemekler bir servis masasına ve Üzerlerine örtü serilmiş iş tezgahlarına konulurdu. Noel armağanlarının dağıtılması yemek masasında yapılırdı. Sepetler içeri getirilir, babam elinde bir puro ve bir kadeh tatlı likörle töreni yönetir, armağanlar dağıtılır, yüksek sesle dizeler okunur, alkışlanır ve yorumlanırdı; şiirsiz hiçbir armağan verilmezdi. İşte sinematograf olayı bu anda patlak verdi. Makine ağabeyime verildi. Anında bağırıp çağırıp ulumaya başladım. Azarlandım, göz önünden çekilerek öfkemi masanın altında sürdürdüm. Derhal sesimi kesmem istendi. Koşarak çocuk odasına gittim. Lanetler yağdırıyor, küfürler ediyor, kaçmayı düşünüyordum, sonunda üzüntüden bitkin düşüp uyumuşum. Parti sürüp gitti. Daha sonra, akşam uyandım. Aşağıda Geıtrude bir halk şarkısı söylüyordu; gece lambası açıktı. İsa'nın doğuş sahnesini ve dua eden çobanları gösteren saydam resim yüksek konsolun üzerinde hafifçe ışıldıyordu. Beyaz açılır kapanır masasının üzerinde ağabeyimin öteki Noel armağanlarının arasında, kıvrık bacası, biçimli pirinç mercekleri ve film makaralarının takılacağı çubuklarıyla sinema makinesi duruyordu. Çok çabuk bir karar verdim. Ağabeyimi uyandırarak ona bir pazarlık önerdim. Sinema makinesine karşılık yüz kurşun askerim. Dag'ın büyük bir ordusu vardı ve her zaman arkadaşlarıyla savaş oyunları oynadığı için iki yanı da hoşnut kılan bir antlaşma yapıldı. Sinema makinesi artık benim olmuştu. Karmaşık bir makine değildi. Işık kaynağı bir gaz lambasıydı ve kol, dişli bir Malta sürgüsüyle bağlanmıştı. Metal kutunun dibinde basit bir yansıtma aynası, merceğin ardında da renkli projeksiyon saydamları için bir yer vardı. Makinede içinde birkaç cam, saydam ve mürekkep balığı renginde film şeridi (35 mm) olan kare mor bir kutu vardı. Film üç metre uzunluğundaydı ve makaranın içine yerleştirilmişti. Kapakta filmin adının Bayan Holle olduğu yazılıydı. Bu Bayan Holle kimdi, hiç kimse bilmiyordu ama daha sonra onun Akdeniz ülkelerindeki Aşk Tanrıçasının popüler bir karşılığı olduğu anlaşıldı. Ertesi sabah çocuk odasındaki geniş giysi dolabına çekilerek sinema makinesini şeker sandığının üstüne yerleştirdim ve ışık demetini ak badanalı duvara yönelttim. Sonra filmi taktım. Duvarda bir çayır resmi belirdi. Çayırda ulusal giysisiyle genç bir kadın uyuyordu. Sonra kolu çevirdim. O anı anlatmak olanaksız. Heyecanımı dile getirmek için sözcükleri bulamıyorum ama ne zaman istesem kızgın maden kokusunu, giysi dolabındaki naftalin ve toz kokusunu, elimde tuttuğum kolun bende bıraktığı duyumu anımsayabilirim. Duvardaki titrek dikdörtgeni görebilirim. Kolu çevirdim ve kız uyandı, oturdu, kollarını açarak gerindi ve yavaş yavaş ayağa kalktı; salınarak dolaştı ve sağa doğru görüntüden çıktı gitti. Eğer kolu çevirmeyi sürdürürsem kız gene orada yatacak sonra baştan sona aynı hareketleri yapacaktı. Kız hareket ediyordu. 

 


Bergman, Ingmar, and Gökçin Taskin. Büyülü fener. Agorakitaplığı, 1990.

Ingmar Bergman Kimdir?
Site Haritası
© Copyright 2020 Tüm hakları saklıdır. Homopsychologicus Psikoterapi ve Psikolojik Danışmanlık
Designed & Developed by Art Web ® Tasarım ve Yazılım Hizmetleri