Ad ve Soyad :
E-Posta :
Telefon :
   

Jean Paul Sartre Kimdir?

Varoluşçuluk Nedir?

Jean Paul Sartre Kimdir?

 

Jean Paul Sartre, dünyamızın en önemli çağdaş yazar ve düşünürlerindendir. Bir yandan bireysel özgürlüğü ön plana çıkaran "varoluşçuluk" düşüncesini geliştirmiş, öte yandan, siyasal alanda da sürdürdüğü etkinliklerle yüzyılımıza damgasını vurmuştur. 1964 yılında Les Mots (Sözcükler) adlı yapıtıyla değer görüldüğü Nobel Edebiyat Ödülü'nü reddetmesi, düşünceleri ve kişiliğine ödünsüz bağlılığının bir göstergesidir. Sartre, ilk romanını (La Nausée, 1938, Bulantı) liselerde felsefe öğretmenliği yaptığı dönemde yayınladı. Bunu, L'imagination (1936, İmgelem), Esquisse d'une théorie des émotions (1930, Bir Duygu Kuramının Ana Hatları), L'Imaginaire: Psychologie phénoménologique de l’imagination (1940, İmgesel alan: İmgelemin Fenomenolojik Ruhbilimi), adlı felsefe yapıtları izledi. Özellikle de L'Etre et le Néant (1943, Varlık ve Hiçlik) adlı kitabı ve bundan sonraki çalışmalarında özgürlük sorununu tartışmaya açtı. 

Romanlarının yanı sıra, insanı, eylem içinde sergileme olanağı veren tiyatroya da yöneldi ve peşpeşe, Les Mouches (1943, Sinekler), Huis-Clos (1944, Gizli Oturum), Les mains sales (1948, Kirli Eller), Le Diable et le Bon Dieu (1951, Şeytan ve Yüce Tanrı), Les Séquestrés d'Altona (1959, Altona Mahpusları) adlı oyunlarını kaleme aldı. 1956'da Sovyetler Birliği'nin Macaristan'a müdahalesiyle birlikte, sol hareket içinde yer alan Sartre'ın komünizme yaklaşımı değişti. I960'da yayınladığı Critique de la Raison dialectique'te (Diyalektik Akim Eleştirisi) Marx'in diyalektik yöntemini sorguladı. Yaşamının son döneminde Flaubert üzerine çalıştı. Son yıllarında gözlerinin görmez oluşuna karşın Sartre, toplumsal etkinliklerini sürdürdü, senaryolar yazdı, çeşitli söyleşilere katıldı. 


Varoluşculuk Nedir? 

 

Şimdiye değin çeşitli karşılıklar verilmiş bir sorudur bu. Sözgelişi, Weil’e göre varoluşçuluk bir bunalım, Mounier’ye göre umutsuzluk, Hamelin’e göre bunaltı, Banfi’ye göre kötümserlik, Wahl’a göre baş kaldırış, Marcel’e göre özgürlük, Lukacs’a göre idealizm (düşüncülük), Benda’ya göre usdışıcüık (irrati- onalisme), Foulquie’ye göre saçmalık felsefesidir. Bu değişik karşılıklar varoluşçuluğu gereğince tanıtıyor mu bize? Eski deyişle, «agyarmı mani, efradmı cami» bir tanıma (tarife) varıyor mu? Sanmıyorum. Çünkü onlar, tanımlamaktan çok, varoluşçuluğun belli bir yanına parmak basıyorlar. Belli bir özelliğini ya da belirtisini ortaya koyuyorlar. Üstelik abartarak, büyüterek...  Acaba varoluşçuluğun bütün temel özelliklerini kucaklayan bir tanımı yapılamaz mı? Jean-Paul Sartre’a sorarsanız, bundan kolay bir şey yoktur: «Varoluşçuluğu okurlara tanımlamak mı? Çok kolay bir iştir bu! Felsefe terimleriyle söylersek, her nesnenin bir özü, bir de varlığı vardır. Öz, sürekli nitelikler topluluğu demektir. Varlık (ya da varoluş) ise dünyada etkin (actif) olarak bulunuş demektir. Çoğu kimseler özün önce, varoluşun sonra geldiğine inanırlar. Örneğin, bezelyeler bir bezelye düşüncesine göre yerden biter, yuvarlaklaşırlar. Hıyarlar, ancak hıyarlık özüne uyarak hıyar olurlar: Bu düşünüş köklerini dinden alır. Bir ev kurmak isteyen kimsenin, ne biçim bir nesne yaratmak istediğini iyice bilmesi gerekir: Burada öz, varoluştan önce gelir. İnsanları Tanrının yarattığına inanan kimseler ise şöyle düşünürler: Tanrı, insanları kendindeki insan düşüncesine, göre var eder. Öte yandan, inançsız kimseler de şu geleneksel görüşe bağlanırlar: Nesne, ancak özüne uyduğu zaman var olur. Nitekim XVIII. yüzyıl hep şuna inandı: Bütün insanlara özgü (has) ortak bir Öz vardır; bu değişmez özün adı insan doğası’dır. 

«Varoluşçuluk ise tam tersini öne sürer bunun: İnsanda -ama yalnız insanda- varoluş özden önce gelir. Bu demektir ki, insan önce vardır; sonra şöyle ya da böyle olur. Çünkü, özünü kendi yaratır. Nasıl mı? Şöyle: Dünyaya atılarak, orada acı çekerek, savaşarak yavaş yavaş kendini belirler. Bu belirlenme yolu hiç kapanmaz, her zaman açıktır.» Görüldüğü gibi, gerçekte, Sartre da tanımını yapmıyor varoluşçuluğun. Onun birkaç ana özelliğini açıklamakla kalıyor. Tümel bir tanıma ulaşmıyor. Ulaşsaydı, «varoluş özden önce gelir» ilkesi apayrı yorumlara uğramazdı. Jaspers, Heidegger ve Sartre gibi önde gelen varoluşçular ana konularda anlaşmazlığa düşmezlerdi. O kadar ki, varoluşçuların çoğu bu adı dahi benimsememiştir. Örneğin, Heidegger derslerinden birinde ona karşı konuşmuştur. Jaspers, varoluşçuluğun varoluş felsefesini öldürdüğünü öne sürmüştür. Peki, varoluşçuluk tanımlanamaz mı? Heinemann bu soruyu olumsuzca cevaplandırıyor: Hayır! «Varoluşçuluğun gerçek bir tanımı yapılamaz. Çünkü varoluşçuluk sözcüğünü kucaklayan tek bir öz, tek ve değişikliğe uğramayan tek bir felsefe yoktur. Bu sözcük, aralarında derin ayrımlar bulunan çeşitli felsefeleri gösterir.» Nitekim, varoluşçu sayılan Kierkegaard, Heidegger, Marcel, Jaspers, Sartre, Nietzche gibi filozofların «üzerinde anlaştığı bir ilkeler topluluğu yoktur. Hegel’cilerinkiyle karşılaştırılabilecek iyi tanımlanmış bir yöntemden de yoksundurlar. Ama yine de belli bir topluluk olarak ortadadırlar. Aynı çağın çocukları olup aynı sorunları ve güçlükleri cevaplandırmak zorundadırlar. Cevapları özdeş olmasa bile, aynı yöne çevriktir ve aralarında içten içe bir bağlılık vardır. Başka bir deyişle, varoluşçuluk sözcüğü belli bir düşünme biçimini, özel bir davranışı, ruhsal bir akımı» göstermektedir’. Daha doğrusu, Jean Wahl’in deyişiyle, «belli bir iklimi ve ortak bir havayı» belirtmektedir. Bu ortak iklim ve havanın temel eğilimleri şöyle özetlenebilir: Bireyciliğe (ferdiyetçiliğe) aşırı yer vermek, kişioğlunun varoluş sorununa büyük ilgi göstermek ve «herhangi bir düşünce okulundan olmamak, herhangi bir inançlar kümesini, özellikle sistemleri yetersiz görmek; sığlığını, bügiçliğini, yaşamdan yoksunluğunu ileri sürerek gelenekçi felsefeyi açıkça küçümsememek -bütün bunlar, Kierkegaard’m, Jaspers’ İn, Heidegger’in olduğu gibi, Nietzche’nin de belli başlı özellikleri» ve «varoluşçuluğun çıkış noktalarıdır.»

 

Varoluşçuluğun Kökeni

 

Elbette, bir şeyin tanımlanamaması yok olduğunu göstermez onun. Nitekim aşkı, şiiri, elektriği de tanımlayamıyoruz ama yok da sayamıyoruz. Çünkü her gün onların çeşitli belirtileriyle karşılaşıyoruz: Tıpkı, sık sık varoluşçu ürünlerle karşılaştığımız gibi... Onun için, varoluşçuluğu tanımlamaya çalışmaktansa, belirtileri, ürünleri, kaynakları, konuları ve özellikleri üzerinde durmak daha uygun olur. Ritter’e göre, varoluşçuluk, «köklerinden kopmuş, temelini yitirmiş, geçmişe, tarihe güvenini kaybetmiş , toplumda yabancılaşmış, mutsuz, huzursuz insan varlığını dile getiren» bir felsefedir. Bu felsefe daha çok, «toplum içinde yaşayan bireyin tehdit altında olduğu, günümüzle gelenek arasındaki bağlantının koptuğu, insanın manasız bir varlık haline geldiği, kendi kendini yitirmek tehlikesinin baş gösterdiği yerde» ortaya çıkar. Özellikle, savaş ve bunalım ertesi yılları bu çıkışın keskinleştiği, göze battığı dönemlerdir. Bazı düşünürler -örneğin Tillich- bu çıkışın köklerini makinecilikte buluyorlar. Makinenin üretimde kullanılması birtakım ters sonuçlar doğuruyor: Bir yandan, insan gitgide işlettiği makinenin egemenliği altına giriyor. Özünü, benliğini, bilincini, kişiliğini günden güne yitiriyor. Nerdeyse, dönen çarkın bir vidası haline geliyor, nesneleşiyor. Öbür yandan -Sosyalistlerin de söylediğine göre- makinenin getirdiği toplumsal üretim düzeniyle bireysel mülkiyet düzeni arasındaki çelişme kişiyi tedirgin ediyor. İki düzen arasında bir uyarlık sağlanamaması insanı gittikçe kendine yabancı, saçma, ezici, güvensiz, anlamsız bir ortamda -hiçlikle karşı karşıya- yaşamak zorunda bırakıyor. Bu aykırı durum, bireyin yavaş yavaş kişiliğinden olmasına, toplumda yabancılaşmasına, yalnızlaşmasına, bunalmasına yol açıyor. Giderek insanoğlu, Sartre’ın deyişiyle, «nedensiz, zorunsuz, anlamsız bir varlık» haline giriyor. (L’Etre et le Neant, s. 713). «Geçmişsiz, desteksiz, yapayalnız bir varlık.» (La Nauee, s. 102). 

Tarih denen arabaya hayvanca koşulmuş, savaşı ve ölümü bekleyen» bir varlık… İşte, Marksçılık ve Freud’cülük gibi, varoluşçuluk da bu «durumsun yarattığı bir akımdır. Ne var ki, bu akımların çıkaklarının (mahreçlerinin) aynı olmasına karşın, kullandıkları yöntemler ve vardıkları sonuçlar birbirinden ayrıdır. Varoluşçuluk, adı geçen durumu yerine göre hem yansıtan, hem de ona tepki gösteren bir felsefedir. Bundan ötürü, varoluşçu yazarlar çağımız kişisinin (kimine göre bu kişi büyük burjuva, kimine göre işçi, kimine göre küçük burjuva, kimine göre ise bütün insanlıktır) bırakmışlığını, yalnızlığını, boğuntusunu, umutsuzluğunu güvensizliğini belirtmekle yetinmezler. Bu kişinin kendini tanımasını ,özünü yaratmasını, benliğini kazanmasını ,baskıdan kurtulmasını da isterler. İnsanı ezen teknik düzene, kişiliğini silen toptancı topluma, benliğini çiğneyen zorbalığa karşı koyar, gerekirse başkaldırırlar. Bu yüzden öznelliğe ve bireyliğe büyük önem verirler. Öznellikten kalkarak bireyciliğe varırlar. Sözgelimi, Kierkegaard bireyi ana gerçek sayar, toplumu hor görür. Ona göre, bireyin varlığını koruması için toplumdan, kamudan, eşitlikten sıyrılması gerekir. Bireycilik ancak yalnızlık, boğuntu, kaygı ve umutsuzluk içinde belirir, korunur ve derinleşir. Jaspers, bireylerin her işine karışan devlet makinesinin kişiyi yutmasından yakınır. Marcel, hayatın toplumsallaştırılmasına öfkelenir. Wahl, bugünkü düzende «bireyin varoluşunun büyük bir kumarda öne sürülen para gibi tehlikede» olduğuna inanır. Tehlikeden kurtulması, Sartre’a göre, sorumluluğunu yüklenmesine, durumunu kavramasına bağlıdır. Mademki kişioğlu dünyaya atılmıştır, kendi başına bırakılmıştır, öyleyse yaptıklarından sorumludur. Nitekim o, kendini nasıl kurarsa öyle olacaktır. Tasarılarına geçmelerine, eylemlerine göre varlığına bir öz kazandıracaktır. Edimleriyle kendini gerçekleştirecektir. Gerçekleştirmelidir... 

 


Sartre, Jean-Paul. "Varoluşçuluk, çev." A. Bezirci, Say Yayınları, İstanbul (1985).

Jean Paul Sartre Kimdir?
Site Haritası
© Copyright 2020 Tüm hakları saklıdır. Homopsychologicus Psikoterapi ve Psikolojik Danışmanlık
Designed & Developed by Art Web ® Tasarım ve Yazılım Hizmetleri