Ad ve Soyad :
E-Posta :
Telefon :
   

Jorge Luis Borges Kimdir?

Borges Oyunda: Ben ve Benler

Jorge Luis Borges Kimdir?

 

1899’da Buenos Aires’te doğdu. İngiliz asıllı annesi ve İngiliz edebiyatına düşkün babası sayesinde İngilizce’yi İspanyolca’dan önce konuştu. Orta öğreniminin Cenevre’de tamamladı ve daha sonra özel dersler aldı. Öyküleri önce Arjantin’deki Sur dergisinde, daha sonra İspanya ve Fransa’da yayımlandı. 1961’de İspanya’da Formentor, 1962’de Fransa’da Commandeur de l’Ordre des Arts et Lettres ödüllerini almasıyla ünü bütün dünyaya yayıldı. Çeşitli Amerikan, İngiliz ve Fransız üniversitelerinde dersler verdi. Bir süre Avrupa’da dolaştı ve bütün dünyada birçok ödül aldı. Borges 14 Haziran 1986’da Cenevre’de yirmi yıldır tanıdığı ve son yıllarında yanından ayrılmayan Maria Kodama’yla evlendikten kısa bir süre sonra öldü. 

 

Borges Oyunda: Ben ve Benler 

 

Anlatılan efsaneye göre milattan 300 yıl önce yaşayan Chuang Tzu, rüyasında kendisini bir kelebek olarak görür ve uyandığında kelebek olduğunu hayal eden bir insan mı, yoksa insan olduğunu hayal eden bir kelebek mi olduğuna karar veremez. Borges’in favorisi olan bu hikaye, Borges tarafından da semboIleştirilmiştir. Adam öyküsünde kendini eğitim sürecindeki bir inanan olarak hayal etmektedir ve sonunda “kendisinin de bir başkası tarafından hayal edilen” bir görünüm olduğunu anlamaktadır. 

Hile ve gerçeklik; gerçek ve hayal ürünü... Borges, bazısı mistik ya da simyasal olan fikirlere değinen felsefi kavramlarla söz oyunları oynayarak, kurgu olgusunun eşsiz tanımında özel bir iz bırakmıştır. Bir zamanlar kendisinin de belirttiği gibi, kendi şaşkınlıklarını ve ‘felsefe olarak adlandırdığımız saygı duyulan bu şaşkınlıklar sistemini edebiyat türlerine dönüştürmek’, yazarın yazılarının çoğunda gerçekleştirmeye çalıştığı bir durumdu.Bu felsefi konulardan biri olan 'Borges’de ben ya da benler düşüncesini’ araştırmak ve Borges’e ait bir grup hikaye ve şiirle veya başka yazarlar hakkında yaptığı bir ya da iki yorumu aracılığıyla, bu düşüncenin çeşitli yönleriyle izini sürmek istiyorum. Borges’de kimlik ikilemine yönelik sistemli bir yaklaşım yoktu, bu gizemin adım adım gelişimi söz konusu değildi. Bunun yerine seçtiği yol çeşitlilikten bütüne giden, sorunlu ve kırık dökük bir yolculuktu. Borges’in yaşamında bazı krizlerin üst üste geldiği bir dönem olan 1940’lı yılların sonu ve 1950’lilerin başlarında deneme, hikaye ve şiirsel düzyazıda ya da kıssalar içinde kullanacağı konularını bir hayli genişletti. Temanın en genel ifadesi. Düşsel Varlıklar Kitabt’nâa., "The Double" (Duble) üzerine yazılan bir makalede bulunabilir;  Ayna ve sudaki yansımalardan ve ikizlerden esinlenen ya da kamçılanan Duble düşüncesi pek çok ülkede bulunmaktadır. Pythagoras’ın "Arkadaş diğer bir bendir” ya da Platon’un "Kendini bil" ifadeleri muhtemelen bu düşünceden etkilenerek oluşturulmuştur. Almanya’da bu Duble düşüncesine “ sizinle aynı şekilde yürüyen başka bir insan” anlamına gelen Doppelganger denmektedir. Iskoçya’da bir insanı ölüme götürmesi için gelen “fetch" vardır; ayrıca ölümden hemen önce insanın tıpkı kendisi gibi gördüğü düşünülen hayalet için, İskoçca bir sözcük olan “ıvraith” kullanılmaktadır. Bu nedenle, birinin kendisi ile karşılaşması uğursuzluktur. Robert Louis Stevenson’un yazdığı “Ticonderoga" başlıklı lirik trajedi, bu tema üzerine kurulu bir efsaneyi anlatmaktadır. Rossetti tarafından çizilen (Onlar Kendileriyle Nasıl Tanıştı), iki aşığın bir ormanın kasvetli karanlığında kendileriyle karşılaştığı garip bir de resim vardır. Hawthorne {Howe’sMasquerade),Dostoyevski, Alfred de Musset, Jam es (TheJolly Corner) Kleist, Chesterton {The Mirror ofMad- men) ve Hearn {Some Chinese Ghosts) gibi kitaplardan örnekler verebiliriz. Eski Mısırlılar, Duble yani Ka düşüncesinde, bir insanın aynı yürüyüş şekline ve aynı kıyafetlerine sahip tam bir kopyası olduğuna inanırlardı. Sadece insanlar değil, tanrılar ve yaratıklar, taşlar ve ağaçlar, sandalyeler ve bıçaklar hepsi görünmez olan kendi Ka’larına sahiptiler. Bunlar, tanrıların Duble’lerini görebilen ve kendilerine geçmişten ya da gelecekten haber verilen bazı rahipler dışında kimseye görünmezdi.Yahudilere göre, birinin Duble’sinin görüntüsü, yakında beklenen bir ölüme işaret değil aksine, kehanette bulunmak için gerekli güçlerin elde edildiğine yönelik bir kanıttı. Bu açıklama, Gershom Scholem tarafından yapılmaktadır. Talmud’da kayda geçen bir efsane, Tanrı’ya ararken kendini bulan bir adamın hikayesini anlatmaktadır. 


Poe tarafından yazılan “William Wilson" isimli bir öyküde Duble, başkahramanın vicdanını temsil etmektedir. Kahraman onu öldürür ve sonra da kendisi ölür. Benzer bir şekilde, Wilde’in romanındaki Dorian Gray kendi portresini bıçaklar ve ölümüyle yüzleşir. Yeats’in şiirlerinde. Duble bizim diğer tarafımız, zıttımız ya da bizi tamamlayan yanımız, şu anda olduğumuzdan ya da olacağımızdan farklı birisidir. Plutarch, Yunanlıların bir kral elçisine “öte ki ben" ismini verdiklerini belirtmektedir. Buradan bazı fikirler edinebiliriz. Duble’nin kendimizin diğer bir tarafı ya da zıddı olduğu düşünülür. En yaygın kullanımıyla, bir hayalperest ya da başka roller üstlenen ya da oynayan bir insan olan yazarın düşüncesine kucak açmaktadır. Yeats’in ''Mask”ı ve Pound’un "pmonası"nz benzer bir şeydir. Borges’de böyle bir rolün oynandığına dair en belirgin örnek, 1927’de hazırladığı bir taslakta ilk kez ortaya çıkan ve uzun yaşamının sonuna doğru bazı hikaye ve şiirlerinde de devam eden, bıçaklar ve bıçak dövüşlerine olan tutkusunda bulunur. Bu eserlerin çoğunda, az da olsa kendisini kahramanın yerine koyduğunu görürüz. Bu öykülerdeki hiçbir karakterin Borges’in geçmişi ile bağlantısı yoktur, fakat onlarda görünen, Borges’in olmak istediği bir şeyin belli belirsiz bir temsilidir. Fakat, 1953’te yazılan "The South" adlı bir bıçak hikayesinde, "öteki ben” açık seçik gösterilmektedir. Borges, birkaç yıl boyunca bunun, o zamana kadar yazılmış muhtemelen en iyi hikaye olduğunu söylemişti. Öyküde, belediye kütüphanecisi ve bir tarafı Protestan Alman göçmeni olan bir ailenin torunu Juan Dahimann, 1939 Şubat’ında bir gece, Gustav Weil tarafından çevirisi yapılan Binbir Gece Masallarının bir kopyası kolunun altında, Buenos Aires’deki evine gelir. Dahimann, elindeki bu kitabı incelemek için öyle heveslidir ki yukarıya asansörle çıkmayı bekleyemez ve merdivenleri aceleyle tırmanır. Bu sırada bir kaza olur. Kafasını, yeni boyanmış ve dikkatsizce açık bırakılmış bir pencere kanadının köşesine çarpar. Kafatasında meydana gelen yaralanma, kan zehirlenmesi teşhisi ile hastaneye götürülmesine neden olur ve sekiz asır gibi geçen sekiz gün boyunca Binbir Gece Masalları’nın sayfalarındaki resimlerle daha da şiddetlenen ateş ve kabuslar içinde, ölüm ve yaşam arasında gider gelir. Bir başka hastaneye aktarılarak ameliyata alnır. Sonraki birkaç gün içerisinde iyileştikçe, Dahimann kendisinin her bir parçasını küçümsedi; kim olduğunu, bedensel ihtiyaçlarını, utancını, sakalını her şeyi küçümsedi. Oldukça acı veren bu yarasının tedavisine metanetle dayandı; fakat doktorunun kendisine neredeyse kan zehirlenmesinden öleceğini söylediği zaman Dahimann, bu katlanılamaz durumdan dolayı kendine acımaya başladı ve gözyaşlarına boğuldu. Burada hikaye yön değiştirmektedir. Dahimann, iyileşmek için Buenos Aires’in güneyine, bir zamanlar Arjantinli atalarının sahip olduğu geniş topraklar arasından almayı başardığı küçük çiftliğe gitmeye karar verir. İstasyon yolundayken, kendi kasa bası, memleketi olan güneyin, daha eski bir dünyayı ve daha eski bir düzeni ya da saf Arjantin geçmişini temsil ettiğini düşünür. Dahimann trende Binbir Gece Masalları nın bir kopyasını çıkarır. Pencereden dışarıya bakar ve keyif içinde izlediği manzaranın farklı yönlerini görür. Bunlar arasında, isimlerini bilmediği ağaçlar ve ekinler vardı. Ülkesi hakkındaki nesnel bilgisi, onun hakkında sahip olduğu duygusal ve edebi bilgiden daha az önemliydi onun için. Trendeki memur tarafından açıklanmasına rağmen Dahlmann’ın tam olarak anlayamadığı bir nedenle tren her zaman ki istasyonda duramaz ve tanımadığı bir yerde, geniş düzlüğün ortasındaki kulübeli bir platformda inmesi gerekir. Çiftliğine gidebilmek için vasıta beklerken, akşam yemeğini yiyebileceği küçük bir hana gider. Dahimann yemeğini yerken, bir başka masada, yan sarhoş birkaç külhanbeyi kendisine ekmek parçaları atmaya başlarlar. Durumu görmezden gelmeye çalışır ve yemeğini bitirir. Tam handan ayrılmak üzereyken, kendisine ismiyle seslenen han sahibi bu sarhoşlara aldırmamasını söyler. Tanındığını anlayan Dahimann, hem kendisine hem de ismine hakaret edildiğini hisseder. Genç adamlara yaklaşır ve ne istediklerini sorar. Onlardan biri küfürlü bir dil kullanarak bir bıçak çıkarır ve kendisi ile dövüşmesi için Dahimann’a meydan okur. Dahimann’ın silahsız olduğu fark edilince içlerinden birisi ayaklarına bir bıçak fırlatır. Tam burada, Güney, sanki Dahimann’ın düelloyu kabul etmesi gerektiğine karar vermişti. Bıçağı almak için eğildiği sırada iki şey hissetti. Birincisi, bu davranışı artık onu dövüşmeye mecbur kılmıştı. İkincisi, beceriksiz ellerindeki bu silah, sadece kendisini savunmak için kullanılmayacak, aynı zamanda öldürüleceği düşüncesini de haklı çıkaracaktı. İki adam kapıya yaklaşır. Bu sırada hikaye düğüm noktasına gelir. Kapının eşiğine yaklaşan Dahimann bir bıçak kavgasında, açık havada ve dizleri üzerinde ölmeyi ya da hastanede kendisine iğneler yapılırken; özgürlük, mutluluk ve bir şenlikle karşılandığı ilk geceyi düşünüyordu. O anda eğer kendi ölümünü seçebilseydi ya da hayal edebilseydi, seçeceği ya da hayalini kuracağı ölüm şeklinin bu olduğunu hissediyordu. Buraya kadar, hikaye geçmiş zamanda anlatıldı. Şu an ise şimdiki zaman içerisinde bir cümlelik paragrafla sona ermektedir. 

 


Di Giovanni, Norman Thomas, and Hayriye Ulaş. Ustanın dersi: Borges ve yapıtları üzerine. ODTÜ Geliştirme Vakfı, 2008.

Jorge Luis Borges
Site Haritası
© Copyright 2020 Tüm hakları saklıdır. Homopsychologicus Psikoterapi ve Psikolojik Danışmanlık
Designed & Developed by Art Web ® Tasarım ve Yazılım Hizmetleri