Ad ve Soyad :
E-Posta :
Telefon :
   

Karl Polanyi Kimdir?

Piyasa ve İnsan

Karl Polanyi Kimdir?


1886 yılında Macaristan'da doğdu. 1920'lerde Viyana'ya yerleşti ve burada gazeteci olarak çalışmaya başladı. Karısıyla beraber Macar edebiyatından derledikleri parçalardan oluşan Saban ve Kalem (The Plough and the Pen) 1963’te yayımlandı. 1922’den itibaren ekonomik liberalizme ve anti-komünizme karşı yazılar yayımlamaya başladı. 1930'larda Sovyet sosyalizmine karşı takınılan uzlaşmaz tavırlara karşı çıktı. 1930'larda faşizmin yükselişi sırasında ailesiyle İngiltere'ye yerleşti. Oxford ve Londra üniversitelerince düzenlenen işçi eğitim programlarında görev aldı. 1946'dan itibaren Columbia Üniversitesi'nde iktisat tarihi dersleri verdi. 1953’te, 66 yaşındayken emekliye ayrılıp Kanada'ya yerleşti. Bu dönemde kapitalizm öncesi toplumlar ve ilk çağ ekonomileri üzerine çalışmalarını sürdürdü. 1957’de Eski imparatorluklarda Ticaret ve Piyasa (Trade and Market in the Early Empires) adlı derlemesi yayımlandı. Ölümünden sonra yayımlanan çalışmaları arasında Dahomey ve Köle Ticareti (Dahomey and the Slave Trade), G. Dalton tarafından İlkel, Arkaik ve Modem Ekonomiler (Primitive, Archaic and Modern Economies) adıyla derlenen makaleleri ve H. Pearson tarafından yayına hazırlanan İnsanın Geçimi (The Livelihood of Man) bulunuyor. 


Piyasa ve İnsan 


Emeği diğer yaşam faaliyetlerinden ayırıp piyasa kurallarına boyun eğmeye zorlamak, bütün organik varoluş biçimlerini yok etmek ve onların yerine yeni bir düzen, parçalara ayrılmış , bireyci bir düzen koymak anlamına geliyordu. Böyle bir yıkım planına en iyi sözleşme özgürlüğü ilkesinin uygulanması hizmet edebilirdi. Uygulamada bu, sözleşme dışı akrabalık, komşuluk, meslek ve inanç ilişkilerinin ortadan kaldırılmasını gerektiriyordu. Çünkü bu ilişkiler bireyden belirli bir bağlılık bekliyor, dolayısıyla da bireyin özgürlüğünü kısıtlıyorlardı. Bu ilkeyi ekonomik liberallerin yaptığı gibi, müdahaleciliğe karşı bir ilke olarak göstermek, belirli türden müdahalecilik yanlısı önyargıların bir ifadesinden başka bir şey değildir. Yani, bireyler arasındaki sözleşme dışı ilişkileri yıkmaya ve bunların kendiliğinden yeniden kurulmasını önlemeye yönelik müdahaleler yanlısı bir önyargının ifadesidir yalnızca. 

Bir emek piyasası kuruluşunun bu etkisi, bugün sömürge alanlarında iyice belirgin bir biçimde görülüyor. Yerliler emeklerini satarak geçinmek zorunda bırakılıyorlar. Bu amaçla geleneksel kurulularının yok edilmesi ve yeniden kurulmalarının engellenmesi gerekiyor. Çünkü, kural olarak, ilkel bir toplumda yaşayan birey, topluluğun bütünü benzer bir tehlikeyle karşılaşmadığı sürece, açlık tehdidi altında kalmayacaktır. Örneğin, Güney Afrika yerlilerinin (kaffir) “kraal” toprak sistemi içinde “sefalete düşme olasılığı yoktur, yardım isteyen herkese sorgusuz sualsiz yardım edilir”.' Kwakiutl kızılderililerinden hiçbiri “yaşamı boyunca aç kalma tehlikesiyle karşılaşmamıştır." “Geçim sınırında yaşayan toplumların hiçbirinde bireyin açlıktan öldüğü görülmez.” Hint köy topluluğu içindede, muhtaç duruma düşmeme ilkesi aynı biçimde geçerlidir. Hümanistlerin yoksullar üzerine geliştirdikleri yeni fikirlerin Sorbon’da tartışılmaya başlandığı onaltıncı yüzyıl Avrupası’ na kadar, aynı şeyin hemen hemen bütün toplum düzenleri için geçerli oldu unu söyleyebiliriz. Bireyin açlık tehlikesiyle karşılaşmaması, bir anlamda, ilkel toplumun piyasa toplumuna göre daha insanca bir toplum olduğunu gösteriyorsa da, aynı zamanda, ekonomik mantık açısından daha geri olduğunu da gösteriyor. Beyaz adamın karaların dünyasına yaptığı ilk katkının, onlara açlık tehdidinin yararlarını öğretmek olması tuhaftır. Dolayısıyla, sömürgeciler yapay bir yiyecek darlığı yaratmak üzere ekmek ağaçlarını kesmeye veya yerlileri emeklerini satmaya zorlamak için kulübe başına vergi almaya karar verebilirler. Her iki durumda da sonuç, peşinden büyük serseri grupları sürükleyen Tudor Devri toprak çevrilmelerinin yol açtığı sonucun benzeri olacaktır. Milletler Cemiyeti’nin yayımladığı bir rapor, onaltıncı yüzyıl Avrupası’nın kabusu “sahipsiz insan” tipinin, Afrika ormanlarında yeniden ortaya çıktığını kolay anlaşılır bir dehşet içinde belirtiyor. 'Orta Çağ sonunda bu tipe, yalnızca toplumun “çatlaklarında” rastlanıyordu. Ama bu, ondokuzuncu yüzyıl göçmen işçisinin selefiydi. Bugün beyaz adamın uzak bölgelerde hala sürdürdüğü şey, yani emek unsurunu ayırıp almak için sosyal yapıların parçalanması, onsekizinci yüzyılda beyaz adamlar tarafından beyaz halklara aynı amaçla uygulanmıştı. 

Hobbes’un grotesk devlet görüşü -koca gövdesi sayısız insan bedeninden oluşan insan bir su canavarı- Ricardo’nun emek piyasası modeli karşısında cüceleşiyordu: Burada söz konusu olan, sürekli bir insan yaşamları akışıydı, arzı insanların önündeki yiyecek miktarıyla belirlenen bir akıştı bu. Doğru, hiçbir emekçinin ücretinin altına düşemeyeceği kabul edilmiş bir düzey vardı, ama bunun etkinlik kazanabilmesi için emekçinin aç kalmakla emeğini piyasa fiyatına satmak arasında seçim yapmak durumunda kalması gerektiği düşünülüyordu. Bu da, klasik iktisatçıların yaklaşımındaki başka türlü açıklanamayacak bir boşluğun nereden kaynaklandığını gösteriyor. Neden klasik iktisatçıların yüksek ücretlerin çekiciliği değil de, yalnızca açlık tehdidinin emek piyasasına işlerlik kazandırabileceğini düşündüklerini. Bu noktada sömürgecilik deneyimleri onların deneyimini destekliyor. Çünkü ücretler ne kadar yüksekse, kültürel değerleri tarafından, beyaz adamlar gibi, kazanabileceği kadar para kazanmak üzere çalışmaya itilmeyen yerlinin gösterdiği çaba da o kadar düşük oluyor. Buradaki benzerlik gerçekten çarpıcı, çünkü bizim çalışma biçimimize ancak dayak, işkence, hatta sakatlanma tehdidi altında boyun eğen yerli gibi, ilk emekçi de aşağılayıcı ve hırpalayıcı olarak değerlendirdiği fabrika yaşamından nefret ediyordu. Onsekizinci yüzyılda Lyon sanayicileri ücretleri düşük tutmak için uğraşırlarken bunu özellikle sosyal nedenlerle yapıyorlardı. Bu sanayicilerin görüşüne göre, ancak ölesiye çalıştırılmış ve ezilmiş bir işçi diğer işçilerle birleşerek efendisinin kendisine her istediğini yaptırabileceği bir duruma son vermek için çaba göstermekten vazgeçerdi. İngiltere’de yasal zorlamalar ve “kilise mıntıkası serfligi” diyebileceğimiz durum, Kıta Avrupası’ nda mutlakiyetçi bir iş düzeninin sertliği, Amerika’nın ilk dönemlerinde senetle bağımlı işçi kullanımı hep “çalışmaya hazır işçinin” ortaya çıkışının ön koşullarıydı. Ama son aşamaya “doğal cezanın”, açlığın, uygulamasıyla ulaşıldı. Bunun için de, bireyin aç kalmasına rıza göstermeyen organik toplumun ortadan kalkması gerekiyordu. 

İlk aşamada, toplumun korunması, iradelerini kabul ettirebilecek durumda olan yöneticilere düşer. Ama ekonomik liberaller, rahatça, ekonomik yöneticilerin toplum için yararlı olduğunu, siyasal yöneticilerin ise olmadığını varsayarlar. Doğrudan ingiliz yönetiminin Hindistan’ın bir şirket aracılığıyla yönetilmesinin yerini alması gerektiğini öne sürerken, Adam Smith pek de aynı varsayımı paylaşır görünmüyordu. Savunduğu şuydu: Yönetilenlerin zenginleşmesi vergi gelirlerini artıracağı için, yönetilenlerle yönetenlerin çıkarları arasında bir koşutluk vardır; oysa tüccarın çıkarları, doğal olarak, alıcının çıkarlarına ters düşer. 

Çıkarlar ve eğilimler gereği, Sanayi Devriminin saldırısından halkı korumak İngiltere’nin toprak sahiplerine düşmüştü. Speenhamland geleneksel kırsal düzenini korumak üzere kazılmış bir hendek oluşturuyor, bu arada da tarımı sallantıda bir sektör durumuna sokuyordu. Sanayi şehirlerinin taleplerine boyun eğme konusundaki doğal isteksizlikleriyle, kırsal kesim eşrafı yüz yılın yenilgiyle sonuçlanmaya mahkum kavgasında ilk yer alanlar oldular. Ama boşa direndikleri söylenemez, direnişleri birkaç nesil için çöküşü önledi ve koşullara hemen hemen tam bir uyum sağlamaya yetecek kadar zaman kazandırdı. Kırk yılı aşkın kritik bir dönem boyunca ekonomik gelişmeyi engelledi ve 1834’te reform parlamentosu Speenhamland’ı yürürlükten kaldırdığı zaman, toprak sahipleri direnişlerini fabrika yasalarına kaydırdılar. Artık kilise ve malikane, halkı fabrika sahibine karşı kışkırtıyordu. Fabrika sahibinin zaferinin, ucuz yiyecek taleplerinin karşı durulmaz bir biçim almasına ve, dolayısıyla, rantların azalmasına yol açacağı biliniyordu. Örneğin Ostler “bir kilise mensubu, bir Tory ve bir korumacılık taraftarıydı”, ayrıca bir hümanistli. Fabrika hareketinin içinde yer alan Tory sosyalizminin içerdiği unsurları değişik biçimlerde özümsemiş diğer mücadeleciler de öyleydi: Sadler, Southye ve Lord Shaftesbury. Onları izleyenlerin çoğu maddi çıkarlarının tehlikede olduğu düşüncesiyle hareket ediyorlardı, böyle düşünmekte ne kadar haklı oldukları da kısa zamanda ortaya çıktı: Manchester ihracatçıları bir süre sonra tahıl fiyatlarının ucuzlamasıyla bağlantılı düşük ücret talepleriyle ortalığı velveleye vermeye başlamışlardı. Speenhamland’ın yürürlükten kalkması ve fabrikaların büyümesi, 1846'da hububat yasasına karşı girişilen hareketin başarı zeminini oluşturmuştu. Gene de, rastlantısal nedenlerden ötürü, İngiltere’de tarımın yıkılışı bir nesil daha ertelendi. Bu arada Disraeli, Tory sosyalizmini Yoksullar Yasası Reformuna karşı girişilen mücadele temeline oturtuyor ve İngiltere’nin tutucu toprak sahipleri, radikal yeni yaşam tekniklerini bir sanayi toplumuna kabul ettiriyorlardı. Karl Marx'in sosyalizmin ilk zaferi olarak göklere çıkardığı on saatlik iş günü tasarısı, aslın da gericilerin başarısıydı. 

Emekçilerin kendileri, geçiş dönemini sağ salim atlatabilmelerini amaçlayan bu büyük hareket içinde pek önemli bir unsur oluşturmuyorlardı. Kendi kaderleri üzerinde sahip oldukları söz hakkı, Hawkins’in gemilerindeki kölelerin sahip olduklarından pek fazla değildi. Gene de iyi veya kötü, İngiltere sosyal tarihinin çizgisini belirleyen ve onu kıta Avrupası’nınkinden bu kadar değişik kılan, İngiliz işçi sınıfının kaderini tayin etme çabalarına etkin bir biçimde katılmamış oluşu.

Doğmakta olan bir sınıfın yönlendirilmemiş heyecanlarının, beceriksizliklerinin ve tökezlemelerinin, tarihin çoktan ortaya koymuş olduğu tuhaf bir yönü var. İngiliz işçi sınıfı, siyasal olarak işçilere oy hakkı tanımayan 1832 Parlamento Reform Yasasıyla, ekonomik olarak da 1834 Yoksullar Yasası Reformuyla tanımlanmıştı. Bir süre, geleceğin sanayi işçileri sınıfı, selametin kırsal yaşam ve zanaatkarlık koşullarına geri dönmekte olabileceğini düşünür gibiydi. Speenhamland’i izleyen yirmi yıl boyunca çabalarını, ya zanaatkarlar yasasının çıraklık maddelerinin yürürlüğe girmesini sağlamaya, ya da Luddizm durumundaki gibi doğrudan eylemlerle makine kullanımını sınırlamaya yöneltti. Bu geriye dönük tavır, Owenci eylem içinde bir akım olarak kırklı yılların sonuna kadar sürdü. Bundan sonra, on saatlik iş günü tasarısı, Çartizmin gerileyişi ve kapitalizmin altın çağının başlaması, geçmiş hayallerini bulandırdı. O zamana kadar İngiliz işçi sınıfı yeni ortaya çıkan konumunda (in statü nascendi) kendi kendisi için bir muammaydı ve işçi sınıfının ulusal yaşamdan eşit pay almasının engellenmiş olmasının İngiltere’ye ne kadar pahalıya patladığını, ancak bu sınıfın yarı bilinçli kıpırdanmalarını anlayarak izlediğimizde fark edebiliyoruz. Owencihk ve Çartizm güçlerini tükettiklerinde, İngiltere, gelecek yüzyıllarda Anglo-Sakson özgür toplum idealini geliştirmekte etkili olabilecek toplumsal öz bakımından iyice yoksullaşmıştı. 

Owenci hareket yalnızca önemsiz yerel faaliyetlere yol açmış bile olsaydı, insan soyunun yaratıcı hayal gücüne adanmış bir anıt oluşturabilirdi. Çartizm yalnızca insan haklarının kazanılması için ilan edilen “ulusal bir bayram" fikrinin oluşturduğu çekirdeğin ötesine geçememi bile olsaydı, gene de bazı insanların kendi düşlerini görmeyi sürdürebildiklerini, insanı unutmuş bir toplumun ne anlama geldiğini tartmakta olduklarını gösterebilirdi. Oysa durum bu değildi, Owencihk küçük bir tarikatın ilhamıyla sınırlı değildi. Çartizm de siyasal bir elitle belirlenmişti. iki hareket de, yüz binlerce zanaatkarı, emekçiyi, çalışan insanı içine almıştı, ve sahip oldukları geniş taraftar kitlesiyle modern tarihin en büyük sosyal hareketleri arasında yer alıyorlardı. Farklılıkları ve yalnızca başarısızlıklarında görülen benzerlikleriyle, insanın piyasaya karşı korunmasının kaçınılmaz bir biçimde gerekli olduğunu kanıtlamaya yardım ettiler. 

Başlangıçta Owenci hareket ne siyasaldı ne de bir işçi sınıfı hareketiydi. Fabrikanın ezdiği insanların, insanın makinenin efendisi olduğu bir yaşam biçimi bulmak üzere giriştikleri çabayı temsil ediyordu. Özünde, bize kapitalizmin aşılması gibi görünebilecek bir şeydi amaçladığı. Doğal olarak, böyle bir açıklama yanıltıcı olurdu. Çünkü o sırada ne sermayenin örgütleyici rolü, ne de kendi kurallarına göre işleyen piyasanın niteliği hala anlaşılmış degildi, gene de kesinlikle bir makine düşmanı olmayan Owen’i en iyi açıklayan belki de bu. Owen insanın makineye rağmen kendi efendisi olarak kalması gerektiğine inanıyordu; yardımlaşma veya “birlik” ilkesi, makine sorununu, ne bireysel özgürlükleri ne de sosyal dayanışmayı, ne insanın şerefini ne de onun diğer insanlara duyduğu yakınlığı feda etmeksizin çözümleyecekti. 

 

 


Polanyi, Karl, and Ayşe Buğra. Büyük dönüşüm: çağımızın siyasal ve ekonomik kökenleri. İletişim Yayınları, 2010.

Karl Polanyi Kimdir?
Site Haritası
© Copyright 2020 Tüm hakları saklıdır. Homopsychologicus Psikoterapi ve Psikolojik Danışmanlık
Designed & Developed by Art Web ® Tasarım ve Yazılım Hizmetleri