Ad ve Soyad :
E-Posta :
Telefon :
   

Martin Heidegger Kimdir?

Varlık Sorusu

Martin Heidegger Kimdir?

 


Martin Heidegger 26 Eylül I889'da Messkirch'de doğdu. Din adamlığına duyduğu ilgi dolayısıyla 1900 yılında Freiburg Üniversitesi'nde ilahiyat ve felsefe okumaya başladı. Duns Scotus'un felsefesi hakkında yazdığı bir monografiyle üniversitede öğretim üyeliğine yükseltildi ve 1922 yılında Marburg Üniversitesi’ne felsefe profesörü olarak atandı. İlk büyük eserini 1927 yılında (Varlık ve Zaman) ismi altında yayımlayarak kısa bir süre içinde üne kavuştu. Ardından 1928 yılında Freiburg Üniversitesi Felsefe Kürsüsü Başkanlığına getirilerek, danışmanı ve hocası olan ünlü  Edmund Husserl'in yerine geçti. Nisan 1933’de Freiburg Üniversitesi Rektörlüğü görevine getirildi ise de Nazi rejiminin ilk aylarında (Şubat I934'te) bu görevinden istifa etti. İkinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında akademik kariyeri bir kez daha kesintiye uğradı: 1944’te bir çalışma tugayına sevk edilerek silah altına alındı. 1945 ile 1951 yılları arasında ise müttefik güçlerin yürürlüğe koyduğu Naziler’den arındırma tedbirleri doğrultusunda hocalık yapması yasaklandı. 1951 yılında profesörlüğü iade edildiyse de 1967’ye dek fahri profesörlük ünvanıyla bazı seminerler verdi, çok sayıda bilimsel gezide bulundu ve kendi çalışmalarına ilişkin konferans ve kolokyumlara katıldı. 26 Mayıs 1976’da ölene dek yazmayı kesintisiz sürdürdü. Mezarı, doğduğu yer olan Messkirch’dedir. 


Varlık Sorusunun Zorunluluğu, Yapısı ve Önceliği 


1. Varlık Sorusunun Açık Biçimde Tekrar Etme Zorunluluğu 

Her ne kadar çağımızda “metafiziği” tasvip etmek bir ilerleme kabul edilse de, varlık sorusu günümüzde artık unutulmuştur. Buna karşın, bir kez daha bir gigantomakhia peri tes ousias’a girişmekten kendimizi muaf saymaya devam edip duruyoruz. Oysa temas edilen bu soru, öyle herhangi bir soru değildir. Nitekim Platon ile Aristoteles’in araştırmalarına can katan bu soru olmuştur. Ama onlardan sonra varlık sorusu, sahici bir araştırmanın tematik sorusu olmak anlamında sessizliğe bürünmüştür. Yine de Platon ile Aristoteles’in elde ettiği şeyler, sayısız anlam kaymaları ve “sürşarjlar" geçirmek suretiyle Hegel’in “Mantık” başlıklı çalışmasına dek sürüp gelebilmiştir. Ama ne yazık ki, düşünce gücünün en üstün gayretleri sayesinde inceleme konusu fenomenlerden parçalar halinde ve acemice de olsa ortaya çıkanlanlar şimdi çoktan önemsizleştirilmiştir. 

Durum sadece bunlarla da sınırlı değildir. Yunanlıların varlığa yönelik giriştikleri yorum denemelerinin zemini üzerinde öyle bir doğma oluşturulmuştur ki, bundan sonra, varlığın anlamına ilişkin soru sormak gereksiz sayılmış ve hatta böylesine bir sorunun mümkünse sorulmaması teşvik edilir olmuştur. Şöyle denilmektedir: “Varlık”, kavramların en tümeli ve en boş olanıdır. Bu yüzden varlık kavramı, her türlü tanımlama girişimine direnmektedir. En tümeli olduğu için tanımlanması olanaksız olan bu kavramın aslında tanımlanmaya ihtiyacı da yoktur. Çünkü herkes bu kavramı sürekli olarak kullanır ve bununla ne demek islediğini zaten hep bilir. Böylece, Eskiçağ felsefesini bir yandan huzursuzluğa iten, diğer yandan da onun devamım sağlayan bu kapalılık, gün gibi açık bir kendiliğinden anlaşılırlığa dönüştürülmüş olmaktadır. Öyle ki, bundan sonra hala varlığa ilişkin soru sormakta diretenler, yöntem hatası işlemekle suçlanır olmuşlardır. 

Bu incelemenin başında, varlığa ilişkin soru sormanın ne kadar gereksiz olduğunu savunan önyargıları bütün ayrıntılarıyla irdelemek mümkün olamayacaktır. Konuyla ilgili önyargıların kökü aslında bizatihi Eskiçağ ontolojisine dayanır. Ancak Eskiçağ ontolojisini layıkıyla yorumlayabilmek (hem ontolojik temel kavramların üzerinde serpildiği zemin bakımından, hem de gösterilen kategorilerin uygunluğu ve eksiksizliği açısından), öncelikle, varlığa ilişkin sorunun açığa kavuşturulup yanıtlanması ile mümkün olabilecektir. Dolayısıyla söz konusu önyargılara ilişkin tartışmayı, varlığın anlamına yönelik soruyu yeniden sorma zorunluluğunu aşikar kılma noktasına kadar götürmekle yetinilecektir. Bu konuda üç önyargı bulunmaktadır: 

1. “Varlık”, kavramların “en temeli”dir: “Varlık anlayışı, zaten varolanda kavradığımız her şeyde kapsanmış bulunmaktadır’’. Halbuki “varlık”ın “tümelliği”, cins tümelliği değildir. Çünkü varolanlar cins ve türlerine göre kavramsal biçimde ifade edildikleri zaman “varlık”, varolanların en üst mertebesini sınırlandırmaz.O halde varlığın “tümelliği”, bütün cins niteliğindeki tümellikleri “aşmaktadır’'. Ortaçağ ontolojisinin kullandığı terminolojiye göre “varlık”, bir “transcendens”tir. Zamanında Aristoteles, şeylere dair en yüksek cins kavramlarının çokluğuna karşılık söz konusu aşkın “tümelin” birliğini, analoji birliği olarak tespit edip ifade etmişti. Her ne kadar Platon un ontolojik soru formülasyonuna bağımlı kalsa da Aristoteles, söz konusu keşfiyle varlık meselesini tamamıyla yeni bir temel üzerine oturtmuştu. Ama ne yazık ki, o da bu kategoriyal ilişkilerin karanlığını aydınlatamamıştır. Ortaçağ ontolojisi bu meseleyi özellikle Thomasçı ve Scotusçu ekoller içinde enine boyuna tartışmış olsa da ilkesel düzeyde bir açıklığa varamamıştır. Ve nihayet Hegel “varlık”ı, “belirlenimsiz dolaymışız” diye tespit edip, “Mantık” başlıklı çalışmasındaki bütün diğer kategoriyal açıklamalar için bu belirlenimi temel alınca, aslında Eskiçağ ontolojisinin bakış açısı içinde kalmaya devam etmiştir. Şu farkla ki: Şeylere ilişkin “kategorilerin” çokluğuna karşılık varlığın birliği sorununu daha önce Aristoteles dile getirmiş olduğu halde, Hegel bunu gözden kaçırmıştır. Demek ki, “varlık” en tümel kavramdır, dendiğinde bu, onun hiçbir ek açıklamaya ihtiyaç duymayan en açık kavram olduğu anlamına gelmez. Aksine, “varlık” kavramı en karanlık olandır.

2. “Varlık” kavramı tanımlanamaz. Bu sonuç, varlığın en üst tümel olmasından çıkarsanmaktaydı. Böyle yapmakta haklıydılar. Gerçekten de “varlık”ı bir varolan olarak kavramak mümkün değildir. “Varlık”ın bir belirlenime kavuşturulması, ona bazı varolanların atfedilmesiyle mümkün olamaz. Tanımsal açıdan varlık daha yüksek kavramlardan türetilemediği gibi daha alt kavramlarla da gösterilemez. Peki buradan, “varlık”ın artık herhangi bir sorun teşkil etmeyeceği sonucuna varılabilir mi? Asla. Buradan sadece şu sonuç çıkarılabilir: “Varlık”, varolan gibisinden bir şey değildir.' Dolayısıyla varolanları belirlemek için izlenen usul (yani temelleri Eskiçağ ontolojisine dayanan geleneksel mantığın uyguladığı "tanımlama” usulü), belirli şartlar altında haklı da olsa, onu varlığa uygulamak imkansızdır. Varlığın tanımlanamaz oluşu, varlığın anlamına ilişkin soruyu sormaktan bizi muaf kılmadığı gibi, aksine, bizi bu soruyu sormaya çağırmaktadır. 

3. “Varlık”, kavramların en kendiliğinden anlaşılanıdır. Bir şeyleri bildiğimizde, onları ifade ettiğimizde ya da varolanlarla kurduğumuz her türlü ilişkinin yanı sıra kendi kendimizle kurduğumuz ilişkilerde "varlık” ifadesini kullanırız. Buradaki söz konusu tabir “başka hiçbir şeye gerek olmadan” anlaşılabilmektedir. Çünkü “gökyüzü mavidir”, "mutluyum" ve benzeri ifadeleri herkes anlar. Fakat tam da bu ortalama anlaşılırlık, o tabirin aslında anlaşılmazlığını tanıtlamaktadır. Bu, varolanlarla birer varolan olarak kurduğumuz her ilişki ve oluşta a priori olarak bir muammanın bulunduğunu gösterir bize. Hep belirli bir varlık anlayışı içinde yaşıyor olmamız ve varlığın anlamının aynı zamanda hep karanlıklar içinde kalıyor olması, esasen “varlık”ın anlamına ilişkin soruyu tekrar sorma zorunluluğunu kanıtlamaktadır. 
Felsefenin temel kavramları söz konusu olduğunda ve özellikle de "varlık” kavramından bahsedildiğinde kendiliğinden anlaşılırlık yoluna başvurmak oldukça kuşku götüren bir yöntem olacaktır - eğer analitiğin (başka bir deyişle “filozofların asıl işinin”) sarih teması, sadece ve sadece “kendiliğinden anlaşılır olanlar” (yani Kant’ın sözleriyle “sıradan aklın örtük yargıları”) olacak ve kalacaksa. 
Varlığa dair yukarıdaki önyargılar tartışılırken, varlığa ilişkin soruya hem bir yanıt verilmediği, hem de bizatihi sorunun kendisinin karanlıklar içinde ve doğrultusuz kaldığı görülmüştür. Bu yüzden de, varlık sorusunu yeniden sormak demek, öncelikle sorunun formülasyonunu yeterli ölçüde tanzim etmek anlamına gelecektir. 

2. Varlığa İlişkin Sorunun Formal Yapısı

Yapılması gereken, varlığın anlamına ilişkin soruyu formüle etmektir. Eğer varlığın anlamına ilişkin soru, temel sorulardan biriyse ve hatta temel sorunun ta kendisiyse, o zaman bu soru, uygun bir şeffaflığa ihtiyaç duyacaktır. Bu nedenle, bir soruya esasen nelerin ait olduğu kısaca irdelenmeli ve buradan hareketle varlık sorusunun neden müstesna bir soru olduğu görünür kılınmalıdır.
Her soru sorma bir aramadır. Aranılan, aramaya öncesel olarak yol göstermektedir. Soru sormak, varolanı öyleliği ve neden-nasılığıyla bilmek için aramak demektir. Bilmek için aramak bir “araştırma”ya dönüştüğünde, sorunun neye yönelik olduğu meydana çıkartılarak belirleniyor olmaktadır. Her soru sorma, bir şeye ilişkin soru sorma demek olduğundan bir sorulana sahiptir. Öte yandan bir şeye ilişkin her soru sorma, o şeye soru sorma anlamına gelir. Dolayısıyla soru sormaya, sorulanın yanı sıra sorgulanan da aittir, incelemelerde, yani spesifik teorik soru sormalarda, sorulan belirlenir ve kavramsallaştırılır. Bu gibi durumlarda, bulunmak istenen esasen sorulanda yatar ki, bu suretle soruşturma hedefine ulaşır. Diğer yandan, bir varolanın (yani soruyu soranın) gösterdiği davranış olarak bizatihi soru sorma, kendine özgü bir varlık karakterine sahiptir. Zira soru sorma, “öylesine soru sorma” olarak icra edilebileceği gibi, belirtik bir soru formülasyonu şeklinde de olabilir. Belirtik soru formülasyonunun özelliği, soru sormanın, bir sorunun yukarıda dile getirilen bütün teşkil edici nitelikleri açısından evvela kendince şeffaf kılınmış olmasıdır. 

Formüle edilecek olan, varlığın anlamına ilişkin sorudur. Bu nedenle varlık sorusunu, yukarıda ortaya konulan yapısal etmenler açısından irdeleme zorunluluğuyla karşı karşıya kalmaktayız. Soru sorma bir arama olduğundan, aranılan, ona öncesel olarak yol göstermelidir. Dolayısıyla varlığın anlamı, bizler için belirli surette önceden hazır olmalıdır. Daha önce, bizlerin daima belirli bir varlık anlayışı içinde hareket ettiğimize değinmiştik. Varlığın anlamına ilişkin belirtik soru ile varlık kavramına yönelim işte bu varlık anlayışından doğup gelmektedir. “Varlık”ın ne demek olduğunu bilmiyoruz. Ama “‘varlık’ nedir?”, diye sorduğumuz noktada, ister istemez söz konusu “dir”e ilişkin belirli bir anlayış içinde bulunuruz, o “dir”in neyi imlediğini kavramsal açıdan henüz sabitleyemesek de. Hatta içinden onun anlamını yakalayıp sabitleyebileceğimiz ufku dahi tanımıyor durumdayız, işte bu ortalama ve müphem varlık anlayışı bir olgudur. Her ne kadar böyle bir varlık anlayışı, henüz pek sağlam olmayıp dayanaksız ise de, hatta neredeyse sadece bir sözcük bilgisi dairesinde hareket ediyorsa da, hep hazır bulduğumuz varlık anlayışının belirle- nimsizliği aslında aydınlatılmaya ihtiyaç duyan bizatihi müspet bir fenomendir.  Ancak varlığın anlamına ilişkin bir inceleme, konuya buradan başlamak istemeyecektir. Ortalama varlık anlayışının yorumu için zorunlu olan rehber, ancak gelişmiş bir varlık kavramıyla kazanılacaktır çünkü. Öyle ki, sadece böyle bir kavramın aydınlığıyla ve bu kavrama ait olan sarih anlama minvalleriyle, karartılmış ya da henüz aydınlatılmamış varlık anlayışının ne demek olduğu kestirilebilecek; varlık anlayışını karartma minvallerinden, bir başka deyişle, onun açıkça aydınlatılmasının önündeki engel türlerinden hangilerinin olanaklı veya zorunlu olduğu bilinebilecektir. Öte yandan ortalama, müphem varlık anlayışı, varlığa dair geleneksel teori ve görüşlerle dolup taşmış da olabilir. Hatta söz konusu teorilerin, hakim anlayışın asıl kaynağı olduğu dahi gizli kalmış olabilir. Varlığa ilişkin soruyu sorarken aradığımız, başta tümüyle anlaşılmaz olsa da bütünüyle meçhul değildir. 

Ele alınıp işlenecek olan soruda, sorulan görevi gören varlıktır, yani bir varolanı varolan olarak belirleyendir, varolanın (nasıl irdelenirse irdelensin) zaten hep bir şeye yönelik olarak anlaşıldığı şeydir. Ama varolanın varlığı, bizatihi bir varolan değildir. Varlık sorununun anlaşılması için birinci felsefi adım, muthos tina diegeisthai yapmamak, yani "hikaye anlatmamak”tır. Bir başka deyişle, varolan olarak varolanın menşeini başka bir varolana dayandırarak belirlemeye çalışmamaktır, çünkü varlık, mümkün bir varolan karakterine sahip değildir. Dolayısıyla bu soruda sorulan olan varlık, bizden, kendine özgü bir teşhir minvalini talep etmektedir. Söz konusu teşhir minvaliyse, varolanların açığa çıkartmışından özsel olarak farklıdır. Aynı cümleden olmak üzere, bu soruda soruşturularak bulunmak istenen de (yani varlığın anlamı) bizden, kendine özgü bir terminoloji istemektedir. Bu terminoloji de, varolanların anlamsal belirliliklerine kavuştukları kavramlardan yine özsel olarak farklı olacaktır. 

Söz konusu soruda varlık, sorulan görevini gördüğü müddetçe (ki, bir varolanın varlığı anlamında varlıktan bahsediyoruz ), varlık sorusunun soruşturulan varolanın bizatihi kendisi olacaktır. Burada bu varolan, varlığı açısından adeta sorguya çekilmektedir. Onun, kendi varlığının karakterlerini çarpıtmadan ifşa edebilmesi için, kendisi nasılsa ona öylece erişilebilme yollarının açığa çıkartılması zorunludur. Soruşturulan açısından bakıldığında varlık sorusu, varolana dair elverişli bir erişim minvalinin kazanılmasını ve önceden teminat altına alınmasını bizden talep etmektedir. Fakat bizler pek çok şeyi “varolan” olarak ifade ediyor ve bunu çeşitli anlamları yansıtacak şekilde yapıyoruz. Nitekim hakkında konuştuğumuz, bir kanaat beslediğimiz, şu veya bu şekilde ilişki kurduğumuz her şey bir varolandır. Ayrıca neliğimiz ve nasıllığımız içindeki bizler de birer varolanız. Varlık ise öylelik ve neden-nasıllıkta, gerçeklikte, mevcut-oluşta, kalıcılıkta, geçerlilikte, Dasein’da", uvardır”da yatmaktadır. Peki, hangi varolana bakarak varlığın anlamını okuyacağız, bir başka deyişle, varlığın açımlanışını hangi varolandan başlatacağız? Herhangi bir noktadan hareket edebilir miyiz, yoksa varlık sorusunun çalışılmasında belirli bir varolanın önceliği mi vardır? Söz konusu emsalcı varolan hangisidir ve hangi anlamda önceliğe sahiptir? 

Eğer varlığa ilişkin soruyu tüm açıklığıyla soracak ve bunu kendi içinde bütün şeffaflığıyla icra edeceksek, söz konusu sorunun çalışılması, şu ana kadarki açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, bizden varlığa bakış yolunun açığa çıkartılmasını, emsal varolanın doğru biçimde seçilebilmesine olanak tanınmasını ve bahse konu varolana sahici erişim minvalinin ortaya konulmasını talep edecektir. Burada sözü edilen; bakış yolu, anlama ve kavrama, seçme, erişim yolu gibi unsurlar, soru sormanın tesis edici tutumları olduklarından, onların belirli bir varolanın bizatihi varlık halleri oldukları görülmektedir. Ama söz konusu varolan herhangi bir varolan olmayıp, soruyu soran olarak hep bizleriz. Dolayısıyla varlık sorusunu çalışmak şu demektir: bir varolanın (soruyu soranın) kendi varlığı içinde şeffaf kılınması. Bu sorunun sorulması, bir varolanın varlık hali olduğu için, bizatihi neyin sorulduğu (yani varlık) tarafından özsel olarak belirlenmektedir. Başka varlık imkanlarının yanı sıra soru sorma varlık imkanına da sahip olup, hep bizzat bizler olan bu varolana, terminolojik olarak Dasein diyoruz. Varlığın anlamına ilişkin sorunun belirtik ve şeffaf olarak formüle edilmesi, bizden evvela bir varolanın (Dasein’ın) kendi varlığı bakımından uygun biçimde açığa kavuşturulmasını istemektedir. 

Fakat böyle bir girişimle açıkça kısır bir döngü içine düşülmüş olunmuyor mu? Zira ilk önce varolanı kendi varlığı içinde belirleme durumunda kalmak ve bundan sonra onun üzerinden varlığa ilişkin soruyu sormaya kalkışmak fasit bir daire içinde dolanmaktan başka nedir ki? Nitekim verilen yanıtta sunulması beklenen şey, sorunun çalışılabilmesi bakımından önceden “varsayılmış” olmuyor mu? Oysa incelemelerde izlenecek somut yollar üzerine akıl yürütülürken bunlar hakkında öne sürülen formal itirazlar (örneğin temel ilkeler alanında araştırma yapılırken kullanılan argümanlarda “döngüsel kanıtlama” yapıldığı kolayca iddia edilebilir) daima semeresiz kalmak durumundadır. Zira bu tür itirazlar, konunun anlaşılmasına hiçbir katkı sağlamadığı gibi, inceleme alanına nüfuz etmemizi de engeller niteliktedir. 
Aslında ana hatları çizilen sorunun formülasyonunda olgusal açıdan herhangi bir kısır döngü söz konusu değildir. Çünkü bir varolanı kendi varlığı içinde belirlemek için daha önce varlığın anlamına ilişkin apaçık bir kavramın kullanıma hazır olarak sunulmuş olması gerekmez. Eğer aksi olsaydı, şimdiye dek herhangi bir ontolojik bilgiye sahip olamazdık - herhalde olgusal olarak buna sahip olduğumuzu kimse inkar etmeyecektir. Şimdiye dek geliştirilen tüm ontolojilerde “varlık”ın önceden “varsayıldığı” doğru olsa da o, kullanıma hazır bir kavram anlamında (yani aranılanın karşılığı olarak) varsayılmamıştır. Varlığın önceden “varsayılması”, ona öncesel olarak bakış yöneltme karakterine sahiptir. Verili olan varolana bu şekilde bakış yöneltilerek, onun kendi varlığı içinde kendini şimdilik kaydıyla ifade etmesi sağlanır. Varlığa yönelik bu rehberlik edici bakış yöneltimi, her daim içinde hareket ettiğimiz ve nihayetinde bizatihi Dasein’ın öz konstitüsyonuna ait olan ortalama varlık anlayışından doğup gelmektedir. Dolayısıyla söz konusu “varsayım” ile üzerinden bir dizi önermenin tümdengelimsel biçimde çıkarsandığı kanıtlanmamış bir temel ilkenin iddia edilmesi arasında hiçbir alaka yoktur. Varlığın anlamına ilişkin sorunun formülasyonun- da esasen “döngüsel kanıtlama” diye bir şey olamaz, çünkü bu sorunun yanıtı, çıkarsayıcı bir temellendirmeye yönelik değil, temelleri teşhir edici biçimde açığa çıkarmaya yöneliktir. 
Varlığın anlamına ilişkin soruda “döngüsel kanıtlama” diye bir şey olmasa da, bir varolanın varlık hali olarak soru sorma ile sorulan (varlık) arasında tuhaf bir “ileriye ya da geriye doğru ilişkilenmişlik” olduğu görülür. Bir başka deyişle, varlık sorusunun en öz anlamlarından birisi, sorulanın, sorulan soruya özsel olarak tesir ediyor olmasıdır. Bunun anlamı sadece şudur: Dasein karakterindeki bir varolan ile bizatihi varlık sorusu arasında belirli bir irtibat (belki de müstesna bir irtibat) vardır. Peki böylece, belirli bir varolanın varlık önceliği kanıtlanmış ve varlık sorusunun birincil sorgulananı görevi görecek olan verilmiş olmuyor mu? Aslına bakılırsa, şu ana kadar irdelenmiş olunanlarla ne Dasein’ın önceliği kanıtlanmış, ne de onun birincil olarak sorgulanacak olan varolan olma imkanı ve hatta zorunluluk işlevi karara bağlanmış olmaktadır. Ama yine de Dasein’ın önceliği gibisinden bir şeylerin kendini gösterdiği doğrudur. 

 

 


Mulhall, Stephen. "Heidegger ve ‘Varlık ve Zaman’, çev." Kaan Öktem, Sarmal Yay., İstanbul (1998).

Heidegger, Martin, and Kaan H. Ökten. Varlık ve zaman. Agora Kitaplığı, 2008.

Martin Heidegger Kimdir?
Site Haritası
© Copyright 2020 Tüm hakları saklıdır. Homopsychologicus Psikoterapi ve Psikolojik Danışmanlık
Designed & Developed by Art Web ® Tasarım ve Yazılım Hizmetleri