Ad ve Soyad :
E-Posta :
Telefon :
   

Nazım Hikmet

Nazım Hikmet Kimdir?


Dedesi şair Mehmet Nazım Paşa'nın da etkisiyle çok küçük yaşlarda şiir yazmaya heves duyan Nazım Hikmet çocukluğunda hangi etkiler altında ilk şiirlerini yazdığım dostu Zekeriya Sertel'e şöyle anlatır:"17 yaşında galiba ilk şiirim basıldı. Yani 'Serviliklerde', yani mezarlıklarda ağlayan, hayatında sevmiş ölüler üstüne idi. Yahya Kemal düzeltmişti birçok yerini. Sonra kızlara tutuldum. Şiir yazdım. Sonra Antant devletleri İstanbul'u işgal etti. Onlara karşı ve Anadolu savaşını tutan şiirler yazdım. Vicdan nedir, namus nedir, falan diye düşündüm, şiirler yazdım. Ama artık dilim temizce idi ve hece vezniyle de doğru dürüst kafiyelerle yazmasını da öğrenmiştim." 

İstanbul'un işgali ortamında, işgal kuvvetlerinin halka yaptıkları zulüm ve baskıyı, birkaç canlı olayla iyice hisseden şair bunu şiirlerinde açıkça yansıtır. Bu duyguların bir yapıya geçmesinde Anadolu'yu yakından görmesi, Anadolu insanının çilesini, sefaletini gözlemlemesi büyük önem taşır. Bu gerçekçi tablo Nazım'ın sanatını da etkileyecektir. Ekber Babayef, şairin Anadolu'yu gördükten, o güne kadar fark edemediği gerçeklerle karşılaştıktan sonra, yeni ve başka bir şiire gitmesi gerektiği yolundaki düşüncelerini kendi sözlerinden şöyle aktarır:"Anadolu'ya geçtim. Millet sıska, Nuh'tan kalma silahı, açlığı ve bitiyle savaşıyordu Yunan ordularına karşı. Milleti ve savaşını keşfettim. Şaştım, korktum, sevdim ve bütün bunları yazmak gerektiğini sezdim. Şiirle yeni şeylerin, şimdiye kadar söylenmemiş şeylerin ifade edilmesi gerektiğini sezdim. Bu işte önce beni yeni öze göre yeni bir şekil bulmak meselesi ilgilendirdi. İşe kafiyeden başladım. Kafiyeleri mısraların sonunda değil de bir sonda bir başta denedim." 


Yeni bir şiir kurmak isteyen şair, Rus şiirine fütürizmi getiren Mayakovski'yi örnek alarak kurmak istediği şiirin altyapısını oluşturur. Nazım Hikmet'in şiirinde köklü değişiklikler yaptığı ve ileride devam ederek değiştireceği, gitgide bir poetikaya dönüştüreceği asıl dönem olan 1929-32 yıllarında -yani 835 Satır, fokand ile Si-Ya-U, Varan 3, 1+1=1, Sesini Kaybeden Şehir, Benerci Kendini Niçin Öldürdü, Gece Gelen Telgrafisimli şiir kitaplarının basıldığı dönem- yayımladığı şiirleri biçim ve içerik özellikleriyle geleneksel şiir anlayışını kökünden yıkan örneklerdi. Bu vezinsiz, serbest şiirlerde dizeler, hatta sözcükler kırılarak merdiven basamakları biçiminde sıralanıyor, keskin uyaklar, iç uyaklar kullanılıyor, yeni konu ve sözcüklerle içerik zenginleştiriliyordu. Büyük ölçüde sözcüğün gerçek "orkestrasyon"una dayanan bu ürünlerin ortaya konulması o zamana değin süregelen yazım ve yazın tekniklerinin bir birleşimiydi. Bu düşünce ve uygulamaların özgünlüğü ve yeniliği konusunda yapılan eleştirilere rağmen, bazı önemli kalemler de (Ahmet Haşim ve Yakup Kadri gibi) övgü dolu sözler etmişlerdir.

1936'da yayımladığı Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı Nazım Hikmet'in şiirinde bir dönemeç oluşturur. 1938'e kadar yazdıkları arasında bir başyapıt olarak nitelenen bu yapıttan kendisi daha sonra şöyle söz edecektir: "Bir sıra poemin sonuncusu Bedreddin Destanı'dır. Burada şekil bakımından, halk vezni unsurları, divan edebiyatı unsurları bence azami haddinde kullanılmıştır. Diğer taraftan bu kitap, şekil bakımından, o zamana kadar elde edebildiğim bütün şekil bir muhasebesiydi. Bu kitapta, biraz aceleye gelen ve ancak yarısı yazılabilen bu kitapçıkta, şekil bakımından bütün merhalelerimi, bazen bir parçada, bazen ayrı ayrı parçalarda kullanmak istedim. Bu kitaptan sonra, şekil meseleleri, hele hapse girdikten sonra, kafamda bir kat daha berraklaştı." Nazım Hikmet 1938'de başlayan cezaevi yıllarında yeni yeni denemeler yapıyor, şiirine değişik sesler, tonlar, söyleyiş özellikleri katmak istiyordu. 1939-40'ta yazdığı "Ceviz Ağacı ile Topal Yunus'un Hikayesi", "Şaban Oğlu Selim ile Kitabı" gibi şiirleriyle eşi Piraye'ye mektup tarzında yazdığı şiirlerinde, şiirle öykü anlatmanın değişik yollarını araştırıyordu. 
1941'de yazmaya başladığı İnsan Manzaraları ya da Memleketimden İnsan Manzaraları'nda Il. Meşrutiyet'ten bu yana Türkiye'nin toplumsal tarihini yansıtmayı amaçlıyordu. Kendi başına ne şiir, ne öykü, ne roman, ne senaryo, ne oyun, ne tarih olan, ama bütün bu türlerden öğeler içeren bu kitap onun başyapıtı oldu. 
Sovyetler Birliği yıllarında yazdığı şiirlerinde üslubunun daha yumuşadığı görülen şair, yurt özlemini, barışa, gelecek güzel günlere olan, aşkı, umudu, umutsuzluğu, ölümü, "insana özgü olan her şeyi" konu alır. 1961'den başlayarak şiirinde yeni bir aşama sayılan "Saman Sarısı", "Havana Röportajı" gibi uzun şiirlerinde düzyazı ve özgür çağrışımlardan yararlanırken, şiirini gerçeküstü kavrayışın imkanlarına açar.İsmi etrafında birçok polemik ve siyasi tartışma yapılan şair hakkında Cemal Süreya'nın tespiti, bütün bu polemik ve çekişmelere set çekecek niteliktedir: "Şimdilerde Nazım Hikmet'i değerlendiren iki aşırı uç belirmiş bulunuyor: kimi yazar onu dünyanın en büyük şairi olarak anarken, kimi yazar da sadece siyasal bir bildirinin taşıyıcısı olarak görmek istiyor. Kuşkusuz bu iki ucun ikisi de siyasal bir tavırdan çıkıyor. Hele sosyalizme karşı olanların Nazım Hikmet'in üstünü çizerken ileri sürdükleri karotlar bütünüyle şiir dışı şeyler. Bununla birlikte Nazım Hikmet'i tapınılacak bir şair olarak görmeyi istersek de, sanırım, önce gerçekçilik açısından, onun anısına hayınlık etmek olacaktır." 

 

Güneşi İçenlerin Türküsü

 

Bu bir türkü: 
toprak çanaklarda 
güneşi içenlerin türküsü! 
Bu bir örgü: 
alev bir saç örgüsü! 
kıvranıyor; 
kanlı; kızıl bir meş'ale gibi yanıyor 
esmer alınlarında 
bakır ayakları çıplak kahramanların! 
Ben de gördüm o kahramanları, 
ben de sardım o örgüyü, 
ben de onlarla 
güneşe giden 
köprüden 
geçtim! 
Ben de içtim toprak çanaklarda güneşi. 
Ben de söyledim o türküyü! 

Yüreğimiz topraktan aldı hızını; 
altın yeleli aslanların ağzını 
yırtarak 
gerindik! 
Sıçradık; 
şimşekli rüzgâra bindik!. 
Kayalardan 
kayalarla kopan kartallar 
çırpıyor ışıkta yaldızlanan kanatlarını. 
Alev bilekli süvariler kamçılıyor 
şaha kalkan atlarını! 


Akın var 
güneşe akın! 
Güneşi zaptedeceğiz 
güneşin zaptı yakın! 


Düşmesin bizimle yola: 
evinde ağlayanların 
göz yaşlarını 
boynunda ağır bir 
zincir 
gibi taşıyanlar! 
Bıraksın peşimizi 
kendi yüreğinin kabuğunda yaşayanlar! 

İşte: 
şu güneşten 
düşen 
ateşte 
milyonlarla kırmızı yürek yanıyor! 

Sen de çıkar 
göğsünün kafesinden yüreğini; 
şu güneşten 
düşen 
ateşe fırlat; 
yüreğini yüreklerimizin yanına at! 


Akın var 
güneşe akın! 
Güneşi zaaptedeceğiz 
güneşin zaptı yakın! 


Biz topraktan, ateşten, sudan, demirden doğduk! 
Güneşi emziriyor çocuklarımıza karımız, 
toprak kokuyor bakır sakallarımız! 
Neş'emiz sıcak! 
kan kadar sıcak, 
delikanlıların rüyalarında yanan 
o «an» 
kadar sıcak! 
Merdivenlerimizin çengelini yıldızlara asarak, 
ölülerimizin başlarına basarak 
yükseliyoruz 
güneşe doğru! 

Ölenler 
döğüşerek öldüler; 
güneşe gömüldüler. 
Vaktimiz yok onların matemini tutmaya! 


Akın var 
güneşe akın! 
Güneşi zaaptedeceğiz 
güneşin zaptı yakın! 


Üzümleri kan damlalı kırmızı bağlar tütüyor! 
Kalın tuğla bacalar 
kıvranarak 
ötüyor! 
Haykırdı en önde giden, 
emreden! 
Bu ses! 
Bu sesin kuvveti, 
bu kuvvet 
yaralı aç kurtların gözlerine perde 
vuran, 
onları oldukları yerde 
durduran 
kuvvet! 
Emret ki ölelim 
emret! 
Güneşi içiyoruz sesinde! 
Coşuyoruz, 
coşuyor!.. 
Yangınlı ufukların dumanlı perdesinde 
mızrakları göğü yırtan atlılar koşuyor! 


Akın var 
güneşe akın! 
Güneşi zaaaaptedeceğiz 
güneşin zaptı yakın! 

 

Toprak bakır 
gök bakır. 
Haykır güneşi içenlerin türküsünü, 
Haykır 
Haykıralım!

 

 


Hikmet, Nâzım, and Raşit Çavaş. Henüz vakit varken gülüm: seçme şiirler. Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık, 2008.

Nazım Hikmet Kimdir?
Site Haritası
© Copyright 2020 Tüm hakları saklıdır. Homopsychologicus Psikoterapi ve Psikolojik Danışmanlık
Designed & Developed by Art Web ® Tasarım ve Yazılım Hizmetleri