Ad ve Soyad :
E-Posta :
Telefon :
   

Otto Rank

Otto Rank Kimdir?

 

Viyana'da doğup 1939'da New York'ta ölen Otto Rank (Rosenfeld) yoksul bir Yahudi ailenin oğluydu. Teknik meslek okulunda okurken Freud'un Düşlerin Yorumu yapıtından etkilenerek, sanatsal yaratıcılığı psikanalitik ilkelerle açıkladığı Sanatçı yazdı.Metni okuyan Adler aracılığıyla tanıştığı Freud'un evindeki ünlü Çarşamba toplantılarına katılmaya başladı, 1906'da Viyana Psikanaliz Derneği'nin sekreterliğine getirildi. 1907'de Der Künstler yayımlandı; 1909'da çıkan Der Mythus von der Geburt des Helden (Kahramanın Doğuşu Mili) ile psikanaliz çevrelerinde ünlendi. Yaklaşık yirmi yıl süreyle özel sekreterliğini de yaptığı Freud'un desteğiyle Viyana Üniversitesi'ne girerek 1912'de felsefe doktorasını aldı ve tezini Das lnzest-Motiv in Dichtung und Sage (1912,Şiir ve Mitosta Ensest Motifi) adıyla kitaplaştırdı. Aynı yıl lmago ve lnternationale Zeitschriftfür Psychoanayse dergilerinin yayın kurullarında yer alarak Jung ve Adler'e karşı Freud'un görüşlerini savundu. 1919-24 arası psikanaliz yapıtları yayımcılığı yaptı. 1924'te yayımlanan Das Trauma der Geburt (Doğum Travması) Freud ve Viyana Psikanaliz Derneği'nin diğer üyeleriyle arasının bozulmasına, psikanalizin temel kavramlarıyla çeliştiği gerekçesiyle dernekten atılmasına yol açtı. 1920’lerin ortalarından itibaren on yıl kadar ABD ve Avrupa'nın çeşitli kentlerinde dersler veren, Anierikan Psikanaliz Birliği'nin (APA) onur üyesi yapılan Rank, sonunda New York'a yerleşti. Giderek psikanalizden koparak yeni bir psikoterapi yöntemi geliştirdi. Görüşleri Cari Rogers, Eric Fromm, Karen Horney'nin yanı sıra Rollo May gibi varoluşçular üzerinde de etkili oldu. 


Analitik Açıdan Durum 

 

Bilinçdışını psikanalitik deneyim ve gözlemler temelinde inceleme işini sürdürmeye girişirken, şimdiye kadar psikanalitik araştırmayı esas itibariyle yönlendirmiş olan çalışma ilkesine dayanmak istiyorum. Freud bazen psikanalizin aslında ilk hasta tarafından bulunmuş olduğunu söylerdi. 1881 yılında Breuer'in tedavi ettiği bu hastanın  öyküsü yıllar sonra Histeri Araştırmaları'nda (1895) yayımlandı. O sırada sadece İngilizce konuşabilen genç kız, hipnoz altında içini döküp rahatlamasını sağlayan görüşmelere talking cure [konuşarak tedavi] adını vermişti, bazen de şaka yollu chimney sweeping [baca temizliği] diyordu. Aradan yıllar geçip psikanalitik deneyim ve sonuçlar şaşırtıcı ölçüde yeni oluşları nedeniyle birçok düşman edindiğinde ve genellikle yazarının hastalıklı düş gücünden fırlamış kuruntular sayıldığında, Freud bu anlayışsızca yapılan itirazlara karşı koymuştu: Hiçbir insan beyni böylesi olguları ve bağlantıları icat edecek yeteneğe sahip değildi; ancak aynı türden bir dizi gözlemin zorlamasıyla, kaçınılmaz olarak varılabilirdi bu düşüncelere. Bu anlamda, psikanalizin sadece anafikrini değil, daha sonraki gelişimini de hastalara borçlu olduğumuzu söyleyebiliriz. Dikkate değer bir çalışmayla, taş üstüne taş koyarak gerekli malzemeyi onlar sağladı. Bu düzensiz ve farklı öneme sahip parçalar, Freud'un gözlem yeteneği sayesinde genel kavrayışlar, bilgiler ve kurallar halinde toparlandı sonunda.

Freud'un bir sözü, ancak psikanalizin her türlü direnişle mücadele ederek adım adım geçtiği bu araştırma yolu göz önüne alınırsa, layıkıyla anlaşılabilir: "Hasta aslında bir bakıma her zaman haklıdır, nedenini ve nasılını bilmese bile." Analistin yapması gereken, bastırılmış bağlamları açığa çıkartıp hastalık öyküsündeki boşlukları doldurtarak ve böylece hastalığın ve semptomlarının "anlamını" ortaya koyarak, hastanın bunu anlamasını sağlamaktır. Yani psikolojik açıdan hasta haklıdır, çünkü onun ağzından -hastalıklı halde bile olsa bilinçdışı konuşmaktadır, tıpkı öteden beri dahinin, kahinin, peygamberin, sanatçının, filozofun ve kaşifin ağzından konuştuğu gibi. Çünkü ruhsal sezgiye dayanan psikolojik bilme, bilinçdışının adım adım kavranması ve anlaşılması olduğu gibi, aynı zamanda bilme yetisinin kendisi de bastırılmış şeylerin bir miktar giderilmesini veya aşılmasını gerektirir - ki bunların ardında aradıklarımızı "keşfedebilelim". Başkalarına uygulanan psikanalizin bilimsel değeri, kendimizde ardını göremediğimiz bastırılmış şeyleri başkalarında -tabii büyük zorluklarla bertaraf etmeye bizi zorlamasıdır. Bilinçdışının yeni alanlarına vakıf oluruz böylece. Ben de psikanalizin bu yegane nesnel araştırma yöntemine başvurdum, çünkü aynı türden büyük bir izlenim yığını arasında bilinçdışının hakkını, tam da ona pek inanamadan ve tereddütle baktığımız bir noktada tekrar teslim etmek zorunda kalmıştım. Başarılı sonuçlanmış analizlerde bir şey özellikle dikkatimi çekti: 
Analizin son aşamasında bilinçdışının iyileşme sürecini, düzenli olarak bildiğimiz tipik doğum sembolleriyle anlatıyorduk. Bu ilginç durumu daha sonra iyileşme evresinin diğer özgül yanlarıyla (örneğin analistle özdeşleşme vb.) birlikte ele alıp "iyileşme Sürecinde Libido Gelişimini Anlamak'' başlıklı, şimdiye kadar yayımlanmamış (1921/22 kışına ait) bir çalışmada kuramsal açıdan değerlendirmeyi denedim. Orada bunun bildiğimiz yeniden doğuş fantezisiyle ilişkili olduğunu, hastanın iyileşme isteğinin bu kılığa büründüğünü belirtmiş, zaten hastaların da nekahet döneminde kendilerini "yeni doğmuş gibi" hissettiklerini söylediklerine işaret etmiştim. Vurguladığım bir nokta da, hasta, Oidipus kompleksinde ifadesini bulan çocuksu libido sapiantısını analiz uğruna terk etmeye hazırdı artık. Çocuksu çocuğu -annesinin yaptığı gibi- babasına armağan etme fantezisinden tamamiyle vazgeçebilecek duruma gelmişti. Kendisini (analistin) yeni doğmuş (manevi) çocuğu olarak görüyordu. Her ne kadar bu yorum yazıda kısaca aktardığım analitik malzemeden net bir şekilde çıksa ve iyileşme süreci çerçevesinde doğru görünse de, "yeniden doğuş fantezisinin" bir yandan çocuksu diğer yandan da "içrek" yanı çıkıyordu karşıma. Jung'un bu ranteziyi değerlendirişi ondaki libidoyla ilgili eğilimleri çok fazla ihmal etmiş olduğundan, kuramsal açıdan yanıltıcıydı. Bu tür düşünüş yollarının var olduğu hiçbir zaman inkar edilmemişti; ama beni rahatsız eden şey, her zamankinin tersine bu kez sağlam bir temel oluşturan malzemeden yoksun bulunmamızdı. Böyle olunca, işin ucunu bıraktım ben de; ama sonra bir gün, özellikle net bir vakayı incelerken , analizin son evresindeki libido aktarımına karşı en güçlü direncin en erken dönemdeki çocuksu anne sapiantısı biçiminde dışavurulduğunu fark ettim. Bu son aşamada görülen pek çok rüyada, artık savuşturulamaz hale gelmiş bir gerçek durmadan baş göstermekteydi: Analitik saplantıya temel oluşturur görünen bu anne saplantısı, anne bedeniyle olan en eski salt fizyolojik ilişkiyi içeriyordu. Böylece yeniden doğuş fantezisinin düzenli olarak ortaya çıkması ve gerçek dayanakları da anlaşılır hale gelmişti. Hastanın "yeniden doğuş fantezisi" analiz sırasında kendi doğumunu tekrarlamasından başka bir şey değildi; libido nesnesi olarak analistten uzaklaşabilmesi de, göründüğü kadarıyla, ilk libido nesnesinden ilk uzaklaşmanın, yani yeni doğmuş çocuğun anneden uzaklaşmasının tamı tamına yeniden oluşturulmasına karşılık geliyordu. Göründüğü kadarıyla hastalar (cinsiyet farkı olmaksızın) bu son aşamayı -durumun henüz farkında olmayan- analistin etkisinde kalmadan kendileri başlattığından, bunun çok önemli olduğu açıktır. Bütün mesele, cesaretimizi toplayıp bilinçdışını bir kez daha ciddiye almak, onu bu yeni durumda da izlemeyi sürdürmektir. Varılması gereken sonuç hiç şüphesiz şudur: Analiz işinin en önemli parçası, yani "nevrotik" şekilde analiste takılmış olan libidonun kurtarılıp serbest bırakılması, aslında hastanın bir zamanlar tam anlamıyla halledememiş olduğu anneden uzaklaşabilme girişimini analiz sırasında daha başarılı olarak tekrarlamaktan ne daha az ne de daha fazla bir şeydir. Yalnız bu hiçbir şekilde bir metafor olarak anlaşılmalıdır (psikolojik anlamda bile); hasta analiz ortamında gebelik dönemini deyim yerindeyse biyolojik olarak tekrarlar ve analizin sonunda ikame nesnesinden ayrılırken, doğum olayını çoğu zaman bütün ayrıntılarıyla yeniden yaşar. Sonuç itibariyle analiz, tam olarak baş edilememiş doğum travmasını sonradan alt etme faaliyeti olarak karşımıza çıkmaktadır. Daha geniş bir bağlamda yayımlanmış bulunan rüyalar başta olmak üzere, çok çeşitli malzemenin kaçınılmazcasına zorlamasıyla vardığım bu sonuca, başta kendim bile itirazlar getirdim. Daha sonraki deneyimlerle kısa sürede geçersiz kılındıkları için, bunlara sadece değinip geçeceğim. Önce şöyle düşünmüştüm: Muhtemelen kendi bireyselliğim ya da Freud'un klasik yönteminde olduğu gibi "komplekslerin" çözülüp dağıtılmasından hareket eden -ama orada sona ermeyen- tekniğin belli bir uygulaması nedeniyle hastanın beni hep daha eski libido konularına doğru itiliyor, öyleyse sonunda libidoyu nihai kaçış yeri olarak ana rahmine sürüklemiş olmakta şaşıracak bir şey yok. Fazla uzatılmış analizlerin bizi bu sonuca götüreceği de düşünülebilir. Bu değerlendirmeye karşı şunu vurgulamak isterim: Söz konusu olan, analizin zaten çoktandır en eski fantezilerin tipik bir örneği saydığı, hepimizde bulunan bir "ana rahmi fantezisi"ne doğru basit anlamda bir geri gidiş değildir; ayrıca benim yaptığım analizler bildiğim kadarıyla görece kısa analizlerdendir, dört aydan en fazla sekiz aya kadar sürmektedirler. Ama başlangıçta duymuş olduğum bu ve buna benzer kuşkular, çok geçmeden şaşırtıcı bir gözlem tarafından, tamamiyle giderildi. Analitik dikkat bu olgulara yöneltildiğinde, henüz kuram ve terapiden hiç etkilenmemiş durumdaki hastalar da baştan itibaren aynı eğilimi gösteriyor, analiz durumunu daha ilk anda ana rahmindeki durumla özdeşleştiriyordu. Çok farklı kişilik ya da nevroz tiplerinin söz konusu olduğu, aynı zamanda ele alınmaya başlanmış bazı vakalarda -erkek ve kadın- hastalar, daha çalışmanın başında şüpheye yer bırakmayacak şekilde anneleriyle özdeşleştirmişler, rüyalarında ve diğer tepkilerinde doğum öncesi duruma dönmüşlerdi.Demek ki, her iki cins için de analitik olarak çözmemiz gereken aktarım libidosu anneyle ilgilidir ve doğum öncesinde anneyle çocuk arasındaki fizyolojik bağda ortaya çıkar.  Bu yorumu daha yakından tanımaya başlayınca, çok geçmeden insan sanki adını koymadan ya da daha doğrusu bilmeden, hep buna göre çalışmış olduğunu düşünmeye başlıyor. Ama bir yandan da, bunun aslında ne kadar çok ve apaçık kanıtı olduğunu; bu olgunun gerçek anlamını tam olarak kavradıktan sonra, analiz ve bilhassa iyileşme sırasında karanlıkta kalmış bazı noktaların nasıl bir anda aydınlanıverdiğini görüp şaşırıyorsunuz. 

Tarihsel olarak hipnoz durumundan çıkıp gelişmiş olan analiz ortamı, önceleri bilinçdışını doğrudan ilksel durumla karşılaştırmaya girişmiş gibi görünür: yarı karanlık odanın sakin ortamı, gerçek zorluklardan neredeyse uzaklaşmış olarak rantezilere (halüsinasyonlara) dalıp gitmek, libido nesnesinin hem orada hem de görünmez oluşu, vb. Analiz ortamının farkına varmadan bu şekilde algılanıyor olması, hastanın anneyle ilişkili ilksel durumu bilinçsizce hedefleyen çağrışımlarla kendiliğinden çocukluğuna dönmesini ve analisli de çocukluğuna ait malzeme ve izlenimlerin anlamlarına yöneltmesini anlaşılır kılmaktadır. Bu tür çağrışımlar aynı zamanda, bilinçdışının baştan beri sahip olduğu o öncelikli aklarım eğilimine bilincin de giderek yaklaşmakta olduğu anlamına gelir.  Öyleyse analiz sırasında belleğin her zamankinden daha iyi işliyor olması, özellikle çocukluğun unutulmuş (bastırılmış) izlenimlerinin hatırlanması, hekimin "dayatması"yla (aktarım) teşvik gören bilinçdışının "asıl olanı", yani ilksel durumu yeniden oluşturma eğilimiyle açıklanabilir. Aynı şey hipnoz uygulamasında da görülür. Ayrıca, örneğin rüyalarda da ortaya çıkabilen aşırı bellem durumunda, bazı nevrotik durumlarda çifte vicdan ya da psikotik gerilemelerde ("arkaik düşünüş" denilen durumda) kendi kendine meydana gelmektedir. Bu anlamda bütün çocukluk aınılarının bir bakıma "örtücü anılar" olduğu söylenebilir. Yeniden oluşturma becerisinin mümkün olması da tamamiyle "ilksel sahnenin" asla hatırlanamaz olması sayesindedir. Hatırlanamaz, çünkü bütün "anılar" arasında en acı verici olanı, yani doğum travması, "çağrışımsal olarak" onunla bağlantılıdır. Bu şekilde, "serbest çağrışım" tekniğinin inanmakta neredeyse güçlük çektiğimiz güvenilirliği de biyolojik bir açıklamaya kavuşmaktadır. Yine de, bunu bir Arşimet dayanağı gibi görüp bütün psikofizik bellek sorununu buradan ele almanın ve her türlü bastırma sürecini analiz yoluyla kolayca bu kaynağa döndürmenin çekiciliğine kendimizi kaptırmak istemiyoruz. Burada bir tahmini belirtelim sadece: doğum travmasının ilksel bastırılması belleğin, yani kısmi hatırlama yetisinin asıl nedeni sayılmalıdır; başka bir deyişle, bazı anıların özellikle seçilmişçesine insanın aklında kalması, bir yandan bu anıların ilksel bastırma tarafından, öte yandan da daha sonra esas bastırılan şeyin, yani ilksel travmanın ikamesi olarak yeniden üretileceklerini gösterir.
 
Annenin babaya (ya da baba ikamesine) terk edilmesine gösterilen analitik direnç olgusu da bir zamanlar gerçek olarak yaşanmış böyle bir anneye bağlılık aşamasının varlığıyla uyumludur. Anneden ilk kopuşa götüren itişi yapan baba, bu yüzden ilk ve kalıcı düşmandır aynı zamanda. Tedavi boyunca çocukluk dönemine ait her iki libido nesnesini de temsil eden analistin görevi, anneye yönelik ilksel saplantıdan kendi başına kurtulamamış hastanın bunu başarmasını sağlamak ve bu saplantıyı -hastanın cinsiyetine göre anne ya da baba resmine- aktarılabilir kılmaktır. İlksel direncin, yani anne saplantısının aşılmasını önce kendi kişiliğine yönelik olarak başardıktan sonra, artık analiz için bir bitiş tarihi belirleyebilir. Bu süre zarfında hasta kendiliğinden ve doğum eyleminin yeniden üretimi şeklinde, anne (ikamesi) figüründen yeni bir kopma yaşayacaktır. Böylece sık sorulan analizin ne zaman bittiği sorusu da oluyor: Bu sürecin gerçekleşmesi için doğal olarak belli bir süre lazımdır; bu sürenin biyolojik açıklaması ve gerekçelendirilmesi de, analizin uygun bir zaman saptayarak hastanın doğum travmasını aşmasını sağlamaya çalışmasıdır. Ancak bu zamanın ne kadar olacağı, tedavi perspektifine bağlı olarak büyük ölçüde ayarlanabilir. Tabii hasta bütün dirençlerinin ardında, böylesine rahatlatıcı olan analiz durumunu sonsuzca uzatma eğilimi de gösterir daima. Saplantı eğiliminin bir somutlanışı olarak bu da baştan itibaren analize dahil edilmelidir. 

Freud'un hastaya her gün aynı saatte tam bir saatlik zaman ayırmak gerektiğini söyleyen kuralı sıkıca uygulanırsa, aslında istenen sonuç kendiliğinden elde edilebilmektedir. Bir saatlik seansların her biri hastanın bilinçdışı açısından yeni bir saplantının oluşup yavaş yavaş çözüldüğü bir mini analiz anlamı taşır. Bilindiği gibi bu, hastaları önceleri epeyce zorlayan bir şeydir. Anneden kopuş anlamında oturumu fazla "aktif bir terapi" olarak yaşarlar. Öte yandan, genel olarak analistten kaçıp uzaklaşma hevesi de, doğum travmasını fazlasıyla doğrudan bir şekilde tekrarlama eğilimi olarak anlaşılabilir. Analizin yapması gereken, bunun yerine tedrici bir uzaklaşmayı geçirmektir. 

 


Rank, Otto. "Doğum travması." Çev. Sabir Yücesoy. İstanbul: Metis Yayınları (2001).

 

Otto Rank Kimdir?
Site Haritası
© Copyright 2020 Tüm hakları saklıdır. Homopsychologicus Psikoterapi ve Psikolojik Danışmanlık
Designed & Developed by Art Web ® Tasarım ve Yazılım Hizmetleri