Ad ve Soyad :
E-Posta :
Telefon :
   

Stefan Zweig

Stefan Zweig Kimdir?

 

Stefan Zweig, 1881 yılında Viyana'da doğdu. Babası varlıklı bir sanayiciydi. Viyana ve Berlin'de eğitim gördü. Birçok ülkeyi dolaştıktan sonra Birinci Dünya Savaşı sırasında, Zürih'e geldi. 1919-1934 yılları arasında Salzburg'da yaşadı, 1918'de İngiltere'ye, 1949'da New York'a gitti, birkaç ay sonra da Brezilya'ya yerleşti. Avrupa'nın içine düştuğü duruma dayanamayarak 1942 yılında karısıyla birlikte intihar etti. Çok sayıda denemesi, öyküsü, uzun öyküsü ve romanı yanında, büyük bir ustalıkla kaleme aldığı yaşam öyküleriyle de ünlüdür. 


Kendime Giden Uzun Yol 


Paris, İngiltere, İtalya, İspanya, Belçika ve Hollanda, buralara yaptığım ilginç yolculuklar ve göçebe hayatım aslında beni mutlu etti ve çok yararlı oldu. Fakat insan ne kadar dolaşırsa dolaşsın, nereye giderse gitsin, dönüp geri gelebileceği bir yer istiyor; bütün dünyaya yaptığım bu yolculukları aslında kendi arzumla değil de, daha çok kovalandığım için, kaçmak zorunda olduğum için yaptığımı bugün çok daha iyi anlıyorum. Okul yıllarımdan bu yana küçük bir kütüphane, resimler ve hatıralarla dolmuş, yazdıklarımın müsveddeleri büyük paketlerde birikmiş ve valizlerimde sürekli bu sevdiğim yükle dünyayı dolaşmam mümkün değildi. Bu nedenle Viyana'da küçük bir daire tuttum, ancak bu gerçek bir evden ziyade, Fransızların dediği gibi pieda-terre'di. Çünkü dünya savaşına kadar geçici ve eğreti bir şekilde yaşama duygusu yavaş yavaş tüm hayatıma hakim olmuştu. Yaptığım her şey de asıl yapmak istediğimin, doğru olanın bu olmadığını söylüyordum kendime, çalışmalarımı daha sonraki çalışmalarımın öncüsü, provası olarak görüyordum. Kadınlarla ilişkim de bundan farklı değildi. Bu şekilde hiçbir şeye karşı tam bir sorumluluğum olmadığı duygusunu yaşıyor, aynı zamanda hiçbir şey düşünmeden tatmanın, denemenin ve zevk almanın "amatör" ruhunu hissediyordum. Benim yaşımda olanlar çoktan evlenip çoluk çocuğa karışmış, önemli mevkilere gelmiş ve bütün güçlerini ortaya koymuşken, ben kendimi hala önünde daha uzun zamanı olan, yolun başında genç bir insan olarak görü yor, herhangi bir şeye tam olarak kendimi vermekten kaçınıyordum. Nasıl ki işimi "asıl" yapacaklarımın bir ön çalışması, edebiyat dünyasındaki varlığımı bildiren bir kartvizit gibi görüyorsam, dairem de bir süreliğine adresim olmaktan öteye gitmeyecekti. Özgürlüğümü yüksek giderlerle kısıtlamak istemediğimden dairemin bina dışında ve küçük olmasına dikkat ettim. Mobilyalarım da baba evindekiler gibi özel ve pahalı değildi, çünkü onları yıllarca kullanmak niyetinde değildim, oysa evimizdeki mobilyaların Üzerleri hep örtülüydü, ancak misafir geldiğinde bu örtüler çıkarılırdı. Viyana'da sürekli kalmayı ve bu şekilde duygusal olarak bir yere bağlanmayı özellikle istemedim. Yıllar yılı kendimi böyle geçici, göçebe bir yaşama alıştırmaya çalışmam bir hata gibi gelmişti, ancak sonraları kurduğum her yuvayı terk etmek zorunda kaldığımda ve etrafımdaki her şeyin yıkıldığını gördüğümde o gizemli "Hiçbir-Yere-Bağlanmama" duygusunun bana yararlı olduğunu fark ettim. Erken öğrendiğim bu duygu, her türlü kaybı ve vedayı kolay karşılamamı sağlıyordu. Bu ilk dairemde henüz fazla değerli bir eşyam yoktu. Fakat Londra'dayken aldığım Blake'in karakalem çalışması ve Goethe'nin o güzel elyazısıyla yazdığı -daha lisedeyken başladığım elyazmaları koleksiyonumun en güzel parçalarından biriydi- en güzel şiirlerinden biri duvarımı süslüyordu. Lisedeyken nasıl edebiyat grubumuzla şiirler yazıyorduysak, aynı grupla şairlerin, tiyatro oyuncularının ve şarkıcıların imzalarını almak için de uğraşırdık, ancak aramızdakilerin çoğu okul biter bitmez şiir yazmaktan vazgeçtiği gibi, bu faaliyetten de vazgeçmişti, oysa benim, dehaların yeryüzüne vuran gölgeleri ne olan tutkum gittikçe artarak derinleşmişti. Artık salt imzalar beni ilgilendirmiyordu. Bir sanatçının uluslararası alanda aldığı ödüller de beni ilgilendirmiyordu. Benim aradığım, yazıların ya da çizimlerin taslakları ve ilk haliydi. Çünkü bir sanat eserinin oluşumundaki sorunlar, gerek biyografik, gerekse psikolojik sorunlar her şey den daha önemliydi. Bir mısra ya da bir melodi görünmezin, bilinmeyenin içinden, bir dehanın hayal gücünden ve içgüdülerinden çıkıp yazıya dönüştüğünde yer yüzünde ölümsüzleştiği için, geçişin o gizemli saniyeleri sanatçının büyük emek vererek, kendinden geçerek yarattığı ilk karalamalarından başka nerede dinlenebilir ya da incelenebilir? Bir sanatçıyı sadece bitirdiği eserini okuyarak yeterince tanıyamam, Goethe'nin de dediği gi bi büyük yapıtları çok iyi anlayabilmek için onların yalnızca mükemmel halini değil, mükemmelliğe giden oluşumlarını da incelemek gerekir. Örneğin Beethoven'ın vahşi ve sabırsız karalamalarının, düzensiz ve karmaşık başlamış eğri büğrü motiflerinin arasına birkaç kalem darbesiyle çiziktirdiği olağanüstü güçlerle dolu doğasının yaratıcı öfkesini görmek beni etkiler, çünkü ona bakmak beni hem düşünsel hem de fiziksel olarak heyecanlandırır. Yazılıp silinmekten yazboz tahtasına dönmüş bir sayfaya, başkalarının mükemmel bir tabloya baktığı gibi büyülenmiş ve sevdalanmış gibi bakakalırım. Balzac'ın düzeltmeler yaptığı, hemen her cümlesini parçaladığı, her satırını değiştirdiği, beyaz boş kenarını çizikler, işaretler ve kelimelerle doldurduğu bir sayfası, onun adeta bir volkan gibi patladığını düşündürür bana. Yıllardır çok sevdiğim herhangi bir şiirin ilk müsveddelerini, dünyaya ayak bastığı ilk halini gördüğümde dini bir saygıyla dolar içim; ona dokunmaya bile cesaret edemem. Böyle yapraklardan birkaçına sahip olmaktan duyduğum gururun yanı sıra onları araştırmam, açıkartırmalara katılmam ve katalogları karıştırmam ayrı bir heyecan veriyordu. Bu arayışlarım sayesinde nasıl heyecanlı saatler ve heyecan verici rastlantılar yaşadım. Örneğin bir yere bir gün gecikirsiniz, başka bir yerde çok değerli bir parçanın sahte olduğu anlaşılmıştır, sonra bir mucize olur, Mozart'ın elyazmalarının küçük bir tanesini bulursunuz, ama müziğin bir parçası kesilmiş olduğundan sevinciniz yarım kalır. Derken birdenbire elli ya da yüz yıl önce sevimli bir Vandalın kestiği bu parça Stockholm'daki bir açıkartırmada ortaya çıkar, parçayı birleştirdiğinizde arya, Mozart'ın yüz elli yıl önce yazdığı hale gelir. O tarihlerde edebiyattan kazandığım, böyle şeyleri satın almaya yetmiyordu, ancak böyle değerli bir şeye sahip olmak için başka zevklerden vazgeçmenin, alınan parçanın verdiği mutluluğu ne denli artıracağını her koleksiyoncu bilir. Ayrıca tüm edebiyatçı dostlarımı katkıya çağırmıştım. Rolland bana lean Christophe'un bir cildini, Rilke en popüler eseri olan Die Weise von Liebe und Tod' u, Claudel L'Annonce faite a Marie'yi, Gorki büyük bir taslağını, Freud bir araştırmasını vermişti. Hepsi de, bu elyazmalarını hiçbir müzenin benim kadar iyi koruyamayacağını biliyordu. Bunlar kadar olmasa da, bana mutluluk veren diğer birçok şeyle beraber çoğu rüzgarla dört bir yana savrulup gittiler bugün! 
 

Edebiyat müzesi için çok özel ve çok değerli bir parçanın kendi koleksiyonumda değilse bile, oturduğum semtte bir yerde olduğunu çok sonra rastlantı sonucu öğrendim. Oturduğum dairenin üstündeki mütevazı dairelerden birinde kır saçlı, yaşlı bir kız oturuyordu, piyano öğretmeniydi. Bir gün merdivenlerde karşılaştığımızda, öğrencilere verdiği piyano derslerini ister istemez aşağıdan duymak zorunda kaldığım için üzgün olduğunu ve öğrencilerinin pek de mükemmel olmayan çalışmalarının beni rahatsız edip etmediğini sordu. Kısa sohbetimiz sırasında annesiyle birlikte oturduğunu ve seksen yaşın da, gözleri pek iyi görmeyen annesinin, Goethe'nin özel doktoru Dr. Vogel'in kızı olduğunu ve bizzat Goethe'nin 1830 yılında Ottilie von Goethe ile onu vaftiz suyundan çıkardığını öğrendim. Heyecandan başım dönmüştü - 191O yılında Goethe'nin kutsal bakışlarının değdiği bir insan hala hayattaydı. Benim için dahilerin yeryüzünde bıraktıkları her ize sahip olmak saygı duyduğum olağanüstü bir şeydi; elyazmalarının dışında, değerli insanlara ait bulabildiğim her türlü eşya ve nesneyi topluyordum; evimin bir odasını çok sonra -"ikinci yaşamım"da- deyiş yerindeyse tapınacağım bir mekan haline getirmiştim. Bir köşede Beethoven'ın yazı masası ve ölüm döşeğindeyken titrek ellerle hizmetçi kıza para çıkartmak için uzandığı küçük kilitli çekmece duruyordu, mutfak defterinden kopmuş bir yaprak ve beyazlamış saçlarından bir bukle de oradaydı. Goethe'ye ait bir tüy kalemi şeytana uyup da elime almamak için yıllarca cam bir fanus içinde sakladım. Fakat Goethe'nin koyu, yuvarlak gözlerini görmüş ve sevgiyle bakmış bir insan, nefes alan bir varlık, bu cansız nesnelerle kıyaslanamazdı. Weimar'ın o olağanüstü dünyasını, kent dışında Koch Caddesi 8 numaradaki eve bağlayan bu yaşlı kadın her an kopabilecek tek bağdı. Bayan Demelius'u ziyaret edebilir miyim, diye sordum. Yaşlı bayan beni memnuniyetle kabul etti. Odasında ölümsüz Goethe'ye ait bazı eşyalar vardı, yaşlı kadının çocukluk arkadaşı olan Goethe'nin torunu vermişti; bir zamanlar Goethe'nin masasında durmuş olan bir çift şamdan ve Goethe'nin Weimar "Frauenplan"daki evinden birkaç parça. Fakat en büyük mucize, zayıf ve beyaz saçlarını sade bir başlıkla örtmüş, kırış kırış olmuş ağzıyla Frauenplan'daki evde, Almanların en büyük şairinin dünyayı sonsuzadek terk edişinden bu yana hiç dokunulmayan ve bugün müze haline getirilmiş o evde geçirdiği ömrünün ilk on beş yılını zevkle anlatan bu yaşlı bayanın varlığıydı. Bütün yaşlı insanlar gibi o da gençlik dönemini büyük bir nesnellikle görebiliyordu; Goethe Derneği'nin, çocukluk arkadaşı Ottilie von Goethe'nin aşk mektuplarını -"daha şimdiden"- yayımlayarak bir sırrı açığa vurmasına duyduğu öfke, beni derinden etkilemişti, "daha şimdiden" derken Ottilie'nin elli yıl önce öldüğünü unutmuştu. Onun için Goethe'nin sevgili torunu daha hayattaydı ve daha gençti; bizim için geçmişte kalmış, efsane olmuş şeyler onun için hala gerçekti. Onun yanındayken kendimi hayaletler dünyasındaymış gibi hissediyordum. Bu taştan evde oturuyor, telefonla konuşuyor, elektrikli lamba kullanıyor, mektuplarımı daktiloyla yazdırtıyordum, ancak yirmi basamak yukarı çıktığımda başka bir yüzyıla girmiş gibi oluyor ve kendimi Goethe'nin yaşadığı dünyanın kutsal gölgesinde buluveriyordum…

 


Zweig, Stefan. "Dünün Dünyası” ,(Çev. Gülperi Sert), Can Yayınevi." (1985).

Stefan Zweig Kimdir?
Site Haritası
© Copyright 2020 Tüm hakları saklıdır. Homopsychologicus Psikoterapi ve Psikolojik Danışmanlık
Designed & Developed by Art Web ® Tasarım ve Yazılım Hizmetleri