Ad ve Soyad :
E-Posta :
Telefon :
   

Virginia Woolf Kimdir?

Virginia Woolf Kimdir?

 


Virginia Woolf, 25 Ocak 1882'de Londra'da doğdu. Roman türüne özgün katkılarla edebiyat tarihine adını yazdırdı. Aynı zamanda döneminin en önemli eleştirmenlerinden biri olarak kabul edilir. 1925’te yayımlanan Mrs. Dalloway (İletişim Yayınları, 1999) ünlü yazarın adıyla birlikte anılacak “bilinç akışı“ tekniğinin en başanlı örneğidir. Virginia Woolf, 28 Man 1941’de içine düştüğü ruhsal bir bunalım sonrasında evlerinin yakınlarındaki bir nehre atlayarak intihar etti. İletişim Yayınları yazarın 20. yüzyılın en iyi romanları arasında yer alan Mrs. Dalloway, Deniz Feneri, Orlando, Jacob’un Odası, Dalgalar, Flash, Perde Arası, Kendine Ait Bir Oda, Yıllar, Gece ve Gündüz ile Dışa Yolculuk adlı kitaplarını “Toplu Eserleri“ başlığı, altında yayımlıyor. 


Dışa Yolculuk 

 

Strand’den Embankment’a giden sokaklar çok dar olduğundan, en iyisi bu sokaklardan aşağı kol kola yürümemektir. Israr ederseniz, mahkeme katipleri uçarcasına sıçrayarak çamura basmak zorunda kalır; genç sekreter hanımlar arkanızda kıpırdaşıp dururlar. Güzelliğin umursanmadan gelip geçtiği Londra sokaklarında cezayı ayrıksılık çeker; en iyisi çok uzun boylu olmamak, uzun mavi pelerin giymemek ya da sol elinizle havayı dövmemektir. Ekim ayı başlarında trafiğin canlanmaya başladığı bir akşamüstü, uzun boylu bir adam, kolunda bir hanımla yaya kaldırımının kenarında yürüyordu. Öfkeli bakışlar sırtlarına çarpıyordu. Dolmakalemlerle süslenmiş, evrak kutularını yüklenmiş ufak tefek telaşlı suretlerin -bu çiftle karşılaştırıldığında çoğu kişi ufak tefek görünüyordu- sadık kalmaları gereken randevuları vardı ve ücretlerini haftalık alıyorlardı, bu yüzden, Bay Ambrose’un boyuyla Bayan Ambrose’un pelerinine fırlatılan düşmanca bakışların bir nedeni vardı. Ama bir sihir, gerek adamı gerekse kadını kötü niyetin ve beğenilmemenin erişemeyeceği bir yere koymuştu. Adamın kıpırdayan dudaklarından bu sihrin düşünce olduğu çıkarılabilirdi; kadınınsa, etrafındakilerin göz hizasından daha yukarıda, taş gibi dosdoğru karşıya dikilmiş gözlerinden, keder olduğu. Gözyaşlarını ancak karşılaştığı herkesi küçümseyerek tutabiliyordu; ona değerek yanından geçen insanların sürtünmesi belli ki acı veriyordu. Metin bir bakışla bir iki dakika Embankment’in trafiğini izledikten sonra kocasının kolunu çekiştirdi; hızla boşanıveren motorlu arabaların arasından karşıya geçtiler. Öte yanda güvende olduklarında kolunu usulca onunkinden çekti, bir yandan da ağzının gevşemesine, titremesine izin verdi; sonra gözyaşları aşağı yuvarlandı; dirseklerini korkuluğa yaslayarak meraklılardan saklamak için yüzüne siper etti. Bay Ambrose onu avutmaya yeltendi; hafif hafif vurarak omzunu okşadı; ama karısı onu kabul ettiğine ilişkin hiçbir belirti göstermedi; kendisininkinden daha büyük bir kederin yanında dikilmekten hicap duyan adam, kollarını arkasında kavuşturup kaldırımda şöyle bir gezindi. Embankmeni’ın şurasında burasında vaiz kürsüleri gibi açılar yapan çıkıntılar vardır; ne var ki bunları vaizler yerine, ip sarkıtan, çakıl taşları atan ya da kâğıt topaklarını bir nehir gezintisi için suya indiren küçük oğlanlar işgal etmiştir. Ayrıksılığa duyarlı gözleriyle, Bay Ambrose’un huşu uyandıran biri olduğunu düşünme eğilimindeydiler; ama içlerinden en cingöz olanı, o geçerken “Mavisakal!” diye bağırdı. Karısına sataşmaya geçmesinler diye Bay Ambrose bastonunu onlara doğru salladı, bunun üzerine onun yalnızca acayip olduğuna karar verdiler ve biri yerine dördü birden koro halinde, “Mavisakal!” diye bağırdı. Bayan Ambrose doğal olamayacak kadar uzun bir süre neredeyse kıpırdamadan durduğu halde küçük oğlanlar onu kendi haline bıraktılar. Waterloo Köprüsü yakınlarında nehre bakan biri her zaman bulunur; bir çift, güzel bir akşamüstü yarım saat boyunca orada dikilip konuşur; gezintiye çıkanların çoğu üç dakika seyreder, olayı başka olaylarla karşılaştırdıktan ya da bir cümle sarf ettikten sonra geçip giderler. Kimi zaman West-minster’daki daireler, kiliseler ve oteller, siste Konstantinopolis’in ana çizgilerine benzer; bazen nehir göz alıcı bir mordur, bazen çamur rengi, kimi zamansa deniz gibi köpüklü bir mavi. Aşağıya bakıp neler olduğunu görmek için daima zaman ayırmaya değer. Ama bu hanım ne yukarıya ne de aşağıya bakıyordu; orada durduğundan bu yana gördüğü tek şey, ortasında bir saman çöpüyle ağır ağır yüzerek geçen yuvarlak, yanardöner bir kumaş parçasıydı. Saman çöpüyle kumaş parçası, fışkıran kocaman bir gözyaşının titrek ortamının ardında tekrar tekrar yüzdü; gözyaşı kabardı, düştü, nehre damladı. Sonra çok yakınından gelen bir ses Bayan Ambrose'un kulaklarına çarptı - Clusiumlu Lars Porsena Yemin etti dokuz Tanrıya - ardından, konuşan kişi yürüyüşü sırasında onun yanından geçip gitmiş gibi, daha belli belirsiz - Büyük Tarquinius Hanedanı Uğramayacaktı daha fazla haksızlığa.Evet, bütün bunlara geri dönmesi gerektiğini biliyordu, ama şimdi, ağlamalıydı. Yüzünü perdeleyerek hıçkırıklarını artırdı, omuzları hiç durmadan kalkıp iniyordu. Kocasının, cilalı Sfenks’e kadar gidip resimli kartpostallar satan bir adamla başını derde soktuktan sonra döndüğünde gördüğü suret buydu; şiir derhal kesildi. Onun yanına geldi, elini omzuna koydu ve “Bir tanem,” dedi. Sesinde yakarış vardı. Ama, karısı yüzünü ondan çevirdi, “Anlamana imkan yok,” der gibiydi. Ne var ki kocası onu bırakmayınca gözlerini silip diğer kıyıdaki fabrika bacalarının hizasına kaldırmaya mecbur oldu. Bu arada Waterloo Köprüsü’nün kemerlerini, bir atış poligonundaki dizi dizi hayvanlar gibi buralarda ilerleyen arabaları da gördü. Boş bakışlarla bakmıştı, ama herhangi bir şeyi görmek elbette ağlamaya son verip yürümeye başlamak demekti. “Yürümeyi tercih ederim,” dedi, kocası kentli iki adam tarafından daha önce tutulmuş olan bir faytona el kaldırınca. 

 

Yürüme eylemi, ruh halinin sabitliğini sona erdirdi. Dünyaya ait nesnelerden çok aydaki örümceklere benzeyen vızır vızır motorlu arabalar, gümbürdeyen yük arabaları, şıngır mıngır at arabaları ve küçük siyah kupa arabaları ona içinde yaşadığı dünyayı düşündürdü. Yukarılarda, dumanın sivri bir tepe halinde yükseldiği kulelerin üstünde bir yerlerde, çocukları şimdi onu sormakla ve yatıştırıcı bir yanıt almaktaydılar. Onları ayıran caddeler, meydanlar ve kamu binaları kütlesine gelince, Bayan Ambrose şu anda yalnızca, yaşamının kırk yılından otuzu bir caddede geçmiş olduğu halde Londra’nın kendini ona sevdirmek için ne kadar az şey yapmış olduğunu hissediyordu. Yanından geçen insanları nasıl okuyacağını biliyordu; bu saatte yollarda birbirlerinin evine gidip gelmek üzere koşuşturan zenginler olurdu; dümdüz bir çizgi halinde iş yerlerine doğru yol alan dar kafalı işçiler olurdu; mutsuz ve haklı olarak kötü huylu yoksullar olurdu. Pusun içinden güneş ışığı sızdığı halde, paçavralar içindeki yaşlı adamlarla kadınlar, oturdukları yerde, başları düşmüş, şimdiden uyuklamaktaydılar. İnsan, şeyleri bir giysi gibi örten güzelliği görmekten vazgeçtiğinde altındaki iskelet buydu. İnce bir yağmur şimdi içini daha da karartmışlı; tuhaf sanayi kollarıyla uğraşanların tuhaf adlarını taşıyan kamyonetler -Talaş İmalatçısı Sprules, bütün atık kağıt parçalarını değerlendiren Grabb- kötü bir şaka gibi tatsız kaçıyordu; tek pelerinin ardına sığınmış arsız aşıklar, ona, tutkularının ötesinde, rezil görünüyorlardı; konuşmaları her zaman dinlemeye değer, halinden memnun bir topluluk oluşturan çiçekçi kadınlar yağmurdan sırılsıklam ıslanmış cadalozlardı; başları biraraya toplanıp sıkıştırılmış kırmızı, sarı, mavi çiçekler parlamıyordu. Üstüne üstlük, serbest elini arada sırada silkerek hızlı, ritmik bir yürüyüş tutturmuş olan kocası ya bir Viking olmuştu ya da yaralı bir Nelson; martılar, onun niteliğini değiştirmişlerdi. “Ridley, arabaya binelim mi? Arabaya binelim mi, Ridley?” Bayan Ambrose tiz bir sesle konuşmak zorunda kaldı; bu süre içinde kocası uzaklaşmıştı. Aynı yol boyunca hızla ilerleyen fayton çok geçmeden onları West End’den çıkarıp Londra’ya soktu. Burası insanların bir şeyler yapmakla meşgul olduğu kocaman bir üretim yeri gibiydi; elektrik lambalarıyla, hepsi sapsarı parlayan dev vitrinleriyle, özenle inşa edilmiş evleri ve yaya kaldırımında tırıs giden ya da yolda tekerlekler üzerinde yuvarlanarak ilerleyen minicik canlı suretleriyle West End de tamamlanmış olan eserdi sanki. Böyle muazzam bir fabrika için çok küçük bir eser gibi göründü Bayan Ambrose'a. Nedense, dev bir siyah pelerinin kenarındaki ufak bir altın püskül gibi görünüyordu ona. Yanlarından yalnızca kamyonetlerle atlı yük arabalarının geçtiğini, başka hiçbir arabanın geçmediğini, gördüğü bin adamla kadından birinin bile beyefendi ya da hanımefendi olmadığını gözlemleyen Bayan Ambrose, sonuçta olağan olanın yoksulluk olduğunu ve Londra’nın sayısız yoksul insanın kenti olduğunu anladı. Bu keşifle irkilmiş, kendini hayatının her günü daireler çizerek Piccadilly Meydanının çevresini adımlarken görüyordu ki, Londra 11 Meclisi tarafından Gece Okulları için yaptırılmış bir binanın yanından geçtiklerinde rahat bir nefes aldı. 
“Tanrım, ne kadar da kasvetli!” diye inledi kocası. “Zavallı yaratıklar!” Zihni çocukları yüzünden, yoksullar ve yağmur yüzünden dertlenmekten, havada kurumaya bırakılmış bir yara gibiydi. Bu noktada fayton durdu, çünkü yumurta kabuğu gibi ezilme tehlikesi altındaydı. Eskiden top gülleleriyle süvari taburlarını sığdıracak kadar geniş olan Embankment, şimdi küçülüp buram buram malt ve yağ kokan, atlı yük arabalarıyla tıkanmış, parke taşı döşeli bir sokak olmuştu. Kocası, tuğlaların üzerine yapıştırılmış, birtakım gemilerin lskoçya’ya doğru yelken açacağı saatleri duyuran afişleri okurken. Bayan Ambrose bilgi edinmek için elinden geleni yaptı. Yük arabalarını çuvallarla doldurmakla meşgul, incecik sarı bir sisin içinde yarı silinmiş bir dünyadan ne yardım görebildiler ne de ilgi. Yaşlı bir adamın yaklaşıp, durumlarını tahmin ederek, onları bir dizi basamağın dibinde bağlı tuttuğu küçük kayıkla gemilerine götürmeyi önermesi bir mucize gibi göründü. Biraz tereddütle kendilerini ona emanet edip yerlerini aldılar; çok geçmeden suyun üzerinde bir aşağı bir yukarı inip çıkıyorlardı, bir çocuğun tuğladan bulvarı gibi sıra sıra yerleştirilmiş kare binalarıyla, dikdörtgen binalarıyla Londra küçülmüş, iki yanlarında iki dizi binadan ibaret kalmıştı. İçinde bir miktar bulanık ışık bulunan nehir büyük bir güçle akıyordu; römorkörlerin eşlik ettiği iri kıyım mavnalar hızla aşağı doğru yüzüyordu; polis tekneleri her şeyi geride bırakarak ok gibi geçtiler; rüzgar, akıntıyla birlikte gidiyordu, içinde oturdukları üstü açık kayık bu deniz trafiğinde hoplaya zıplaya diz kırıp selamlar veriyordu. Derenin ortasında yaşlı adam ellerini küreklerin üzerine koydu ve su telaşla yanlarından geçip giderken, bir zamanlar pek çok yolcuyu karşıya götürdüğünü, şimdiyse pek kimseyi götürmediğini belirtti. Sazların arasında bağlı olan kayığının, narin ayakları karşıya, Rolherhithe’taki çimlere taşıdığı bir çağı anımsar gibiydi. “Artık köprüler istiyorlar,” dedi. Tower Köprüsü’nün devasa siluetini işaret ederek. Yaslı bir edayla, Helen, onunla çocuklarının arasına suları sokan bu adamı inceledi. Yaslı bir edayla, yaklaşmakta oldukları gemiye baktı; derenin ortasına demir atmış olan geminin adını hayal meyal okuyabiliyorlardı - Euphrosyne. 
Çöken akşam karanlığında armanın çizgilerini, direkleri ve arkada meltemin kare biçiminde üflediği koyu renkli bayrağı belli belirsiz görebiliyorlardı. Küçük kayık buharlı gemiye yanaştığında yaşlı adam kürekleri kayığın yanında tutup bir kez daha yukarıyı işaret ederek dünyanın dört bir yanında gemilerin, yelken açtıkları gün o bayrağı dalgalandırdığını söyledi. Yolcuların her ikisinin de zihninde o mavi bayrak meşum bir alamet gibi, bu an da bir önseziler anı gibi göründü, yine de kalktılar, eşyalarını toplayıp güverteye tırmandılar…

 

 

Woolf, Virginia. Dışa Yolculuk. İletişim Yayınları, 2008.

Virginia Woolf
Site Haritası
© Copyright 2020 Tüm hakları saklıdır. Homopsychologicus Psikoterapi ve Psikolojik Danışmanlık
Designed & Developed by Art Web ® Tasarım ve Yazılım Hizmetleri