Ad ve Soyad :
E-Posta :
Telefon :
   

Walter Benjamin

Pasajlar

Walter Benjamin Kimdir?

 

Hitler'in cellatlarından kaçarken hayatına son veren düşünürün adı, erken dönem çalışmalarının belli çevrelere açık olma özelliğine ve geç dönem çalışmalarının parçalar halinde olmasına rağmen, o zamandan bu yana geçen on beş yıl içinde saygınlık kazandı. Bir insandan ve yapıttan büyülenmek, bu insana doğru manyetik bir çekim ya da nefret dolu bir karşı koyuştan başka bir şeye olanak vermiyordu. Sözlerinin bakışları nereye çevrilirse, orası, adeta radyoaktiviteye maruz kalmış gibi değişime uğruyordu. Sürekli yeni görüşler üretme yeteneğini -ki bunu eleştirel yoldan, kabul edilen düzeni aşmaktan ziyade, bu düzenin onun üzerinde hükmü yokmuşçasına konuya kendi içsel düzenlemesiyle yaklaşarak yapıyordu- açıklamaya "özgün" kavramı dahi yetmezdi. Bitip tükenmeyen yeni fikirlerinin hiçbiri sıradan değildi. Çağdaş resmi felsefenin sadece biçimsel olarak tartıştığı tüm özgün deneyimleri bizzat yaşayan özne, aynı zamanda bu deneyimlerde hiç payı yokmuş gibi görünüyordu; tıpkı öznenin tavrında ve aynı zamanda anlık-kesin ifade sanatında alışılagelmiş anlamda kendiliğindenlik ve coşku unsurunun tamamen eksik olması gibi. Gerçeği üreten ya da düşünerek gerçeğe varan değil, bilgi edinmenin en iyi yolu olarak, gerçek üzerine düşünen ve gerçeğin, düşünceleri üzerinde tortusunu bıraktığı bir insan izlenimi yaratıyordu. Geleneksel ölçülerle felsefe yapmak onun işi değildi. Kendi buldukIarına katkısı, canlı ya da "organik" bir şeyler değildi. "Yaratıcı" benzetmesiyle uzaktan yakından alakası yoktu. 

Düşüncesinin öznelliği daralarak, özgül bir farklılığa dönüşmüştü. Zihninin isteksizlik unsuru, bunun biricikliği, geleneksel felsefi yöntemler açısından tesadüfi, geçici ve tamamen hükümsüz sayılabilecek bu reddedişteki öznellik, onda zorunluluk olarak ortaya çıkıyordu. "Bilginin içinde en bireysel olan, en genel alandır" düşüncesi adeta onun için yazılmıştır. Toplumsal bilinçle müspet bilimler bilincinin birbirine kökten farklılık gösterdiği bu çağda her tür fiziksel benzetmeye yoğun bir şüpheyle yaklaşılmasaydı şayet, Benjamin'de entelektüel atom parçalanmasının yarattığı enerjiden söz edilebilirdi gerçekten. Onun azmi, çözülemeyecek şeyleri çözüyordu; tam da burada, kuru gerçeğin ördüğü duvarın tüm tözsel aldatmaca olanı zorla engellediği yerde özü yakalıyordu. Alışılagelmiş şekilde ifade edilecek olursa, özeli genelin örttüğü ya da genelin sadece özelden soyutlandığı bir mantıktan kurtulmak, onu harekete geçiren şeydi. Benjamin, ne özün otomatik bir işlemle damıtılmaya razı olduğu, ne de özün şüpheyle karşılandığı yerde kavramak istiyordu özü: Onu, anlamca birbirlerine uzak olan öğelerin oluşturduğu yapıdan, bir yönteme bağlı olarak bulup çıkarmak istiyordu. Rebus, Benjamin'in felsefesinin modeli haline gelmiştir. Ancak Benjamin'in felsefesinin zarif karşı konulmazlığı, felsefesinin kasıtlı hamlığıyla başa baş gider. Karşı konulmaz oluşu, ne Benjamin'in kendisine hiç yabancı olmayan büyülü etkiden kaynaklanmaktadır, ne de öznenin söz konusu durumlarda çaresiz sonu olan "nesnellikten". Karşı konulmazlığı daha çok, normal şartlarda aklın kendi bölünmüşlüğünden ötürü sanata terk ettiği, ama teoriye dönüştürüldüğünde hayal olmaktan çıkıp benzersiz bir değere, mutluluk vaadine yönelişinden kaynaklanıyordu. Benjamin'in söylediklerinde ve yazdıklarında düşünce, sanki masal ve çocuk kitaplarının vaatlerini -kaba bir olgunlukla reddetmek yerine- olduğu gibi alıyor ve böylece bu vaatlerin gerçekleşmesi anlaşılır oluyordu. 

Benjamin'in felsefi topografyasında vazgeçiş temelden reddedilir. Onunla ilgili bilgi edinen herkes, tıpkı kilitli kapıların çatlaklarından noel ağacının ışığını gören bir çocuk gibi hissederdi kendini. Ama bu ışık aynı zamanda aklın ışığı olarak, gerçeğin güçsüz aksini değil, bizzat kendisini vaat ediyordu. Benjamin'in düşünce sistemi yoktan yaratmak değil, var olandan kucak dolusu armağan vermekti; uyum ve nefsi idamenin, duyular ve aklın birleştiği hazza dair yasakladığı her şeyi telafi etmek istiyordu. 

Proust üzerine bir makalesinde mutluluk istemeyi bu ülküdaşı yazarın güdüsü olarak göstermişti. Burada Alman dilinin en mükemmel iki çevirisine -A l'omlıre des jeunees filles en fleurs ve Le cote de Guermantes'in çevirileri- borçlu olduğumuz bir tutkunun kaynaklarını görmek yanlış olmayacaktır. Ancak nasıl ki mutluluk isteği Proust'ta Recherche du temps perdu’ da ölümle biten "hayal kırıklığı romanı" nın yoğun ağırlığı altında en dip noktasına ulaştıysa, Benjamin'de de esirgenen mutluluktan vazgeçmemek, felsefe tarihinin aslında -bulutsuz günlerin ütopyasında olduğu gibi- çok az değindiği bir mateme mal olmuştu. Benjamin'in Kafka'ya olan yakınlığı Proust'a olan yakınlığından daha az değildir. Yazmaya razı olsaydı şayet, bizim için değilse bile sonsuz umut olduğu, metafizik kitabının sloganı olabilirdi. Teorik olarak en gelişmiş eseri olan Barok Kitabı'nın merkezinde, son gizli kurtuluş alegorisi olarak matemin oluşturulması da boşuna değildir. Anlamların uçurumuna yuvarIanan öznellik, "mucizenin resmi kefili olur, çünkü bu ilahi olayı o haber verir”. Benjamin her döneminde öznenin yok oluşunu ve insanın kurtarılmasını birlikte düşünür. Bu, Benjamin'in mikrokozmik figürlerinin izinden gittiği makrokozmik eğriyi tanımlar. Çünkü Benjamin'in felsefesindeki farklılık, felsefesinin netleşme şeklidir. Nasıl ki Benjamin'in düşünce biçimi, sürekli yeni yaklaşımlarla sınıflandırılmış olan felsefenin dışına çıkmaya çalışır, onun için tüm umutların ilk örneği de şeylerin ve insanların ismidir ve Benjamin'in bilinci, bu ismi yeniden şekillendirmeye çalışmaktadır. 

Benjamin, idealizm ve bilgi kuramına kafa tutan, düşünsel kalıplarından çok "şeylerin kendisi"ni arayan, fenomenolojide ve onu takiben varlıkbilimsel akımlarda kurallara uygun biçimde ifade bulan genel eğilimin içinde görünür. Ancak düşünürler arasındaki belirleyici farklılıklar nasıl nüanslarda gizliyse ve en uzlaşmaz olanlar birbirine benzer olsalar dahi farklı merkezlerden çıkmışsa, Benjamin'in somut olanın bugün kabul gören ideolojisiyle ilişkisi de öyledir. Benjamin, zaten karmaşık hale gelmiş kavramın maskesi olan bu ideolojinin iç yüzünü görmüştür ve tarihsel diyalektiğin malzemesinin çıktığı varoluşçu-varlıkbilimsel tarih kavramını damıtılmış bir öz olarak görüp yine aynı şekilde reddetmiştir. Benjamin, Nietzsche'nin olgunluk dönemine ait olan, gerçeğin zamandan bağımsız genel olanla birebir örtüşmediği, aksine sadece tarihsel olanın mutlak olanı belirlediği yönündeki eleştirel görüşünü belki de hiç tanımadan kendi yönteminin esası olarak görüp onun izinden gitti. Bu düşüncenin şeması henüz tamamlanmamış başyapıtıyla ilgili bir notta, "sonsuz olan her durumda, bir düşünceden çok bir elbisenin kırmalı süsüdür" sözleriyle ifade edilir. Ama burada belirtmek istediği asla, Simmel'in biçim ve yaşama dair sade metafiziğini Der Henkef' de, Der Sclıauspieler'de ya da Venedik'te gösterdiği gibi, kavramları renkli tarihsel nesneler üzerinden açıklamak değildir. Aksine kültür konformizminin esaretinden kurtulmak için gösterdiği ümitsiz çaba, fikirler için vazgeçilebilir örnekler olarak kalmayan, ama emsalsiz oluşlarıyla fikirleri bizzat tarih olarak tesis eden tarihteki belli oluşumlar içindir. Bu durum Benjamin'i deneme yazarı olarak ünlendirdi. Bugün dahi yetenekli bir "literatör" -kendisini antika bir koketlikle böyle tanımlayabilirdi- olarak ün sahibidir. Benjamin'in felsefenin yıpranmış konularına ve jargonuna -kendisi bu jargona "pezevenk dili" demeyi alışkanlık haline getirmişti- yüz çevirmesindeki gerçek niyetinden ötürü, deneme yazarı klişesinin tamamen yanlış anlama olduğu rahatlıkla söylenebilir. Ancak düşünsel oluşumların etkisi konusunda yanlış anlamaları mazeret göstermek çok işe yaramaz. Böyle bir mazeret, -yazar bu konuda ne planlamış olursa olsun- içeriğin kendi tarihsel kaderinden, hatta yazarın bu konuda ne düşündüğünden bağımsız olarak varolmasını şart koşar; böyle bir şeyi prensipte, hele de Benjamin gibi çok katmanlı ve kırılgan bir yazarda şart koşmak mümkün değil. Yanlış anlamalar, iletişimsiz olanın iletişim aracıdır. Olduğu gibi kalmaya devam eden -Benjamin'in sandık odasına kaldırdığı- o kavramlar mumyasını aramaktansa, Paris Pasajları hakkında bir makale yazmanın, "varolanın varlığı" konusundaki düşüncelerden daha fazla felsefe içerdiği yönündeki meydan okuma, Benjamin'in yapıtlarının anlamını daha iyi gösterir. 

Benjamin bu arada edebiyatçı ve düşünür arasına çekilen seti kabul etmeyerek, gözle görülen zorunluluklardan kendi anlaşılır erdemini yarattı. Üniversiteler onu reddetti -ki onlar için utanç vericidir bu; oysa tıpkı Kafka'nın gönlünde sigartacılığın yatması gibi, Benjamin'in içindeki antika ruh da buna benzer ironik bir biçimde akademik olana ilgi duyuyordu. Üstün zekalı olduğu yönündeki hain suçlama yaşamı boyunca peşini bırakmadı: Aklın emrinde olan ve aklın yabancılaştırdığı insanın çektiği acılar, sanki -sadece hızlı yaşanan ikili ilişkilerin dengesini bozduğu için- Benjamin'e verilmiş metafiziksel bir ölüm fermanıymış gibi, varoluşçu, çıkarcı bir kodaman ona "şeytanın çarptığı" diye hakaret etmişti. Oysa Benjamin sözlere karşı şiddet uygulamaktan kaçınırdı; safsatacılıkla uzaktan yakından ilgisi yoktu. Bakışları hiçbir polemik niyeti olmadan, irade dışı olarak, alışılagelmiş dünyayı, dünyanın sürekli ışık kaynağı olan güneşin tutulmasında gösterdiği için nefret uyandırıyordu aslında. Ama bunun yanında doğasının hiçbir şeyle kıyaslanamaz oluşu, hiçbir taktiğin bunu değiştirememesi, Cumhuriyet'in dehalarıyla oyun oynama yeteneği olmayışı, kendi ayaklarının üzerinde durarak ve destek almadan denemeci yazar olarak hayatını kazanmasını sağlıyordu. Bu, Benjamin'in sağgörüsünün canlılığını artırıyordu. Sessizce, kıs kıs gülerek, felsefe dinazorlarının dev iddialarının kofluğunu göstermeyi öğrenmişti. Benjamin'in tüm söyledikleri merkeze aynı uzaklıktadır. Literarisclıe Welt ve Frankfurter Zeitung'da yayınlanan makaleleri, onun inatla takip ettiği amaçlarını, kitapları ve Zeitsclırift für Sozialforsclumg'daki kapsamlı yazılarından daha az ortaya koymaz. Benjamin işte bu nedenle, gerçeklerden hiç ödün vermeden, Tek Yön adlı kitabında yer alan, "tüm canalıcı vuruşlar sol elle yapılıyor" özdeyişinin peşinden gitmiştir. Yapmacık debi oyunlar, henüz ortaya çıkacak başyapıtın etütleri gibidir, ki Benjamin bu tarza aynı zamanda tamamen şüpheyle yaklaşır.
 
Deneme bir biçim olarak, tarihi olanı, nesnel aklın oluşmasını, "kültür"ü doğaymış gibi görme yeteneğidir. Benjamin bu konuda herkesten daha yetkindi. Tüm düşünce yapısı "doğa tarihi" olarak adlandırılabilirdi. Tıpkı bir koleksiyoncuyu fosillerin ya da bitki koleksiyonlarındaki kurutulmuş bitkilerin ilgilendirmesi gibi; Benjamin'i de kültürün taşlaşmış, donmuş ya da eski parçaları, alışılmış canlılığını kaybetmiş olan her şey ilgilendiriyordu. İçinde bir doğa manzarası olan ve salladığınızda içinde kar yağan cam kubbeler onun en sevdiği eşyalar arasındaydı. Fransızcada cansız doğa anlamına gelen natürmort sözcüğü, Benjamin'in felsefe zindanlarının kapısına yazılmış olabilirdi. Kendine yabancılaşmış insani ilişkilerin cisimleştirilmesi anlamına gelen Hegel'deki "ikinci doğa" kavramı ve Marx'ın "meta fetişizmi" kategorisi Benjamin'in mihenk taşlarıydı. Benjamin'i cezbeden sadece -alegoride olduğu gibi- taşlaşmış olanın içinde pıhtılaşmış yaşamı canlandırmak değil, canlı olanı da, kendini çoktan geçip gitmiş, "ilkçağa" ait olarak sergileyen, aniden anlamını açığa çıkaran bir şey olarak görmekti. Felsefe, meta fetişizmini kendine mal eder: Her şey felsefe için nesneye dönüşmelidir ki, felsefe de nesnellik canavarının gücünü yok etsin. Bu düşünce, baştan sona kendi doğa malzemesi olan kültürle öylesine dolup taşmıştır ki, nesnelleştirmeye kararlı bir şekilde karşı çıkmak yerine, onunla işbirliği yapar. Tekniğin Olanaklarıyla Yeniden Üretebildiği çağda Sanat Yapıtı adlı eserinde doruğa ulaştığı gibi, Benjamin'in düşünsel gücünü zıt olana yöneltme eğiliminin temelinde yatan işte budur. Benjamin'in felsefesinin bakışları Medusa gibi, baktığı yeri taşa dönüştürür. Benjamin'in felsefesinde, özellikle de felsefesinin eski -hadi itiraf edelim- teolojik döneminde mit kavramı, uzlaşmaya karşı olarak felsefesinin merkezine oturduğunda, her şey, özellikle de geçici unsurlar, düşüncesinde mitleşir. Tek Yön'ün son bölümünde planlı olarak bildirilen doğaya hükmedişin eleştirisi, mit ve uzlaşma arasındaki varlıkbilimsel ikiciliği ortadan kaldırır: Uzlaşma mitin ta kendisidir. Bu eleştirinin devamında mit kavramı dünyevileşir. Mitin canlıların suç ile ilişkisi olarak kader öğretisi, toplumun suç ile ilişkisine dönüşür: "Dünyada tek bir dilenci olduğu sürece, mitler de var olacaktır." Böylece, bir zamanlar Şiddetili Eleştirisi'nde olduğu gibi doğrudan doğruya öze inanan Benjamin'in felsefesi, gittikçe daha kararlı bir şekilde diyalektiğe yönelir. Diyalektik, dışarıdan gelen durağan bir düşünceyle ya da sadece gelişme yoluyla artmamış, sabit olanla hareketli olanın her aşamada tekrar tekrar birbiriyle karıştırılmasıyla önceden hazırlanmıştı. "Durağan diyalektik" tasarımı giderek belirgin bir şekilde ön plana çıkmıştır. Mitin uzlaşması, Benjamin'in felsefesinin ana konusudur. Ancak iyi müzikal varyasyonlarda da olduğu gibi açık değildir, kendini gizler ve meşruiyetinin ağırlığını Kabala araştırmacısı arkadaşı Gerhard Scholem'den gençliğinde öğrendiği Yahudi gizemciliğinin üzerine yükler. Benjamin'in gerçekte ne ölçüde Neo-Platoncu ve antinomist-mesihçi kaynaklardan destek aldığını belirlemek güçtür. Kartlarını nadiren açık oynayan Benjamin'in, öylesine amatörce düşünmeye ve ''köksüz" zekaya karşı köklü muhalefetten dolayı ve özgür bir şuur için ulaşılmaz olduğundan şüphe ettiği gerçeğini menfaatine çevirmek için, mistisizmde popüler olan pseudepigrapha tekniğini 
-tabii metinleri ortaya çıkarmadan- kullandığının göstergeleri var. Benjamin her halükarda "kutsal metin" kavramını Kabala felsefesine dayandırır. Felsefe onun için büyük ölçüde yorum ve eleştiriden oluşuyordu ve "ismin" billurlaşmış hali olan dile, anlam ve ifade taşıyıcılığından daha fazla değer biçiyordu. Büyük felsefi geleneğe bakıldığında, felsefenin yasalaşmış öğretici görüşlerle ilişkilendirilmesi, Benjamin'in inanmak istediği kadar alışılmamış bir şey değildir. Aristoteles ve Leibniz'in, Kant ve Hegel'in temel yazıları ve yazılarının bölümleri, sadece içerikle ve ortaya atılmış problemlerle ilgili "eleştiriler" değil, özel tartışmalardır. Ancak bir disiplin olarak birleşen düşünürler kendi düşünce alışkanlıklarından vazgeçtiklerinde, her biri, dünyanın yaratılmasından başlayıp bunu mümkün olduğunca kendi yöneterek kendi fikirleriyle örtüştürmek zorunda olduğunu düşünmüşlerdi. Benjamin, bunun tersini yaparak katı İskenderiyeciliği savundu ve böylece tüm öfkeleri üzerine çekti. Kutsal metin fikrini, Scholem'e göre Yahudi mistisizminin dönüşmeye çalıştığı bir aydınlanmaya aktardı. Benjamin'in deneme yazarlığı, dünyevi metinleri kutsal metinlermişçesine ele almasıdır. Asla teolojik kalıntılardan medet ummadı ya da dindar sosyalistler gibi dünyevi olanı transandantal bir anlamla ilişkilendirmedi. Bunun ötesinde, radikal ve desteksiz bir dünyevileştirmenin, yine dünyevileştirme sonucu tüketilmiş olan teolojik miras için sadece bir çare olmasını umuyordu. Bilmece resimlerin çözüm anahtarı kayboldu. Artık onlar, melankoliyi anlatan Barak bir şiirde söylendiği gibi "kendileri konuşmalıdır". Bu yöntem Thorstein Veblen'in yabancı dilleri, bir sözcüğün anlamını bilene kadar o sözcüğe gözlerini dikip bakarak öğrendiğini anlattığı sözlerindeki böbürlenmeye benziyor. Bu sözlerin Kafka'nınkilere benzerliği tartışılmaz. Ama tüm olumsuz yaklaşımına rağmen Benjamin, içinde yine de taşraya, epik olan geleneksele dair bir şeyler bulunan bu yaşlı Praglı'dan, hem arkaik olanın karşısına çıkan çok belirgin bir kentlilik unsuruyla, hem de aydınlanmacı yönüyle dev gerilemeye -deus absconditus ve şeytanın birbirine karıştığı Kafka'ya oranla- çok daha emin adımlarla karşı çıkışıyla farklıdır. Benjamin olgun döneminde kendini koşulsuz olarak ve düşünsel yasaklar koymadan toplumsal-eleştirel düşüncelerin eline bırakabilmişti ve dürtülerine de yasak getirmiyordu. Yorum gücünü, burjuva kültürünün karanlık sırlarının hiyeroglifi gibi duran ifadelerini, yani ideolojilerini çözmek için kullanıyordu. Bazen "materyalizm zehiri" nden söz ederdi; düşüncelerinin var olabilmesi için, onlara biraz bu zehirden katması gerektiğini söylerdi. Terk etmek zorunda kalmamak için vazgeçtiği hayallerinin arasında, kendi yansımasının monatçı, kendi içinde varolan şeklinin hayali de vardı. Bu hayali, onu terk etmek zorunda olmanın acısıyla, yorulmak nedir bilmeden, bir derviş ruhuyla, kolektif olanın zorunlu eğilimiyle ölçtü. Ama bu yabancı unsuru kendi deneyimlerine öylesine intibak ettirdi ki, deneyimlerine iyi bir etkisi oldu. 


Çileci karşıt güçler, her nesnede yenilenen yeni fikirler ile dengelenmişti. Bu, Benjamin'in felsefeye karşı felsefe yapmasına yardımcı oldu. Bu felsefeyi kendi içinde bulunmayan kategorilerle betimlemek uygun olacaktır. Bu kategoriler, kişilik gibi bazı sözcüklere karşı aşırı bir isteksizliği dile getirir. Benjamin'in düşünce biçimi başından bu yana, insan ve insan zihninin kendi temellerine dayandığı ve mutlaklığın bunlardan kaynaklandığı yalanına tepki gösterir. Bu tepkinin can alıcı noktasını yeni dini hareketlerle karıştırmamak gerekir; bu hareket insanları düşüncede, tamamına ermiş toplumsal bağımlılıkların zaten indirgediği "yaratık" düzeyine indirmeye çalışır. Benjamin'in hedefi sözde şişirilmiş olan öznellik değil, öznel kavramının kendisidir. Özne, Benjamin'in felsefesinin karşı kutupları olan mit ve uzlaşma arasında erir. İnsan, Medusa bakışların altında büyük ölçüde nesnel olayların vuku bulduğu bir sahneye dönüşür. Benjamin'in felsefesi bu nedenle mutluluk vaat ettiği kadar korku da saçar. Mitin çevresinde nasıl öznellik yerine çeşitlilik ve çok anlamlılık hüküm sürmekteyse, uzlaşmanın kesinliği de -"isim" modeline göre- insan erkilliğinin tersidir. Örneğin trajedi kahramanlarında insanın erkilliği, diyalektik geçiş anına indirgenir ve insanın yaradılışla uzlaşmasının ön koşulu, varlığı ile ilgili kendi yarattığı her şeyin dağılmasıdır. Benjamin, sözlü bir açıklamasına göre "Kendi"yi metafiziksel, bilgiyi eleştiren anlamında değil, mistik olarak, "öze" dair görmektedir. İçsellik Benjamin için sadece dar kafalılığın ve soluk bir kendine güvenin barındığı yer değil, aynı zamanda insanın olası görüntüsünü bozan bir hayaldir: Bu içselliği fiziksel dışsal şeylerle karşıtlığı içinde sunmuştur. O halde sadece erkillik değil, bütünlük, yaşam, sistem gibi öznel metafiziğin etki alanına ait olan terimleri Benjamin'de aramak boşuna bir uğraştır. Aslında kendinden tamamen farklı olan Karl Kraus'u, onu gücendirmek pahasına övdüğü şey aslında kendi özelliğidir: insanla ilgili her şeyin sahteliğine karşı insandışılık. Benjamin'in geçersiz ilan ettiği kategoriler aslında aynı zamanda toplumsal-ideolojik kategorilerdir. Bu kategorilerde efendi giderek Tanrı olarak karşımıza çıkar. Şiddeti eleştiren Benjamin, öznel birliği, onu salt doğa ilişkisi olarak kavrayabilmek için, mistik kargaşanın içine geri getirir. Kabala felsefesinin yönlendirdiği dil düşünürü, öznel birliği ismin karalaması olarak görür. Bu da onun materyalist dönemini teolojik dönemine bağlar. Modernizmi arkaik olarak görmesi, sözde eski olan bir gerçeğin izlerini taşımaz, aksine burjuva içkinliğinin hayallerine kapılmaktan gerçek bir kaçışı ifade eder. Onun için önemli olan burjuva toplumunun bütününü resmetmekten öte, bu toplumu, körleşmiş, doğaya uygun ve karmaşık haliyle mercek altına almaktır. Benjamin'in detaylar ve parçalardan oluşan yöntemi, Hegel ve Marx'ta bütünlüğü oluşturan evrensel aracılık düşüncesine tam olarak uymaz. Benjamin, görülen gerçeğin en küçük hücresinin dünyanın geri kalanına eşdeğer olduğu ilkesine tereddütsüz inanır. Fenomenleri materyalist bir bakış açısıyla yorumlamak Benjamin için, onları toplumsal bütünün ürünleri olarak açıklamak değil, onları tekillikleri içinde, materyalist eğilimler ve toplumsal mücadelelerle doğrudan ilişkilendirmek demekti. Benjamin böylece kapitalizmi bir sistem olarak ele alan her görüşün kendisini bir sisteme dönüştürmekle tehdit eden yabancılaşma ve metalaşma tehlikesini bertaraf etmeyi denedi. Hegel'in, Benjamin'in hemen hiç tanımadığı ilk dönem temaları ön plana çıktı: Diyalektik materyalizmde de, Hegel'in "olumluluk" diye adlandırdığı olguyu hissetmiş ve buna kendine özgü bir biçimde karşı durmuştu. Fiziksel olarak yakında olanla dirsek teması halinde, onunla ilişkisinde, düşüncelerindeki tüm yabancılaşma ve sertliğe rağmen her zaman kendine özgü bir bilinçsizlik, bir nevi safdillik vardı. Bu türden bir safdillik, kendisinin de bildiği gibi, onun özünü, düzen dışı düşünsel deneyimini yok etmekten çekinmeyecek, bazı siyasi iktidar akımlarına zaman zaman ilgi duymasına neden oluyordu. Ama onlara karşı bile kurnazca yorumlayan bir tavır almıştı; sadece nesnel zihni yorumlayacak olursa, aynı zamanda ona da hakkını verebilir ve dehşeti bertaraf edebilirmiş gibi davrandı.  Spekülasyonlardan kaçınmaktansa heteronomiye spekülatif teoriler eklemeye hazırdı. Siyaset ve metafizik, teoloji ve materyalizm, mit ve modern çağ, amaçsız madde ve olağandışı spekülasyon- Benjamin'in kentinin tüm sokakları, Paris kitabının planında, Etoile Meydanı'ndaki gibi aynı yere çıkıyordu. Ama a priori olarak bulunan konu üzerinden felsefesini özetlemek aklından geçmemiştir. Kavrayış, somut bir itici güç sonucu ortaya çıktığı gibi, yıllarca da monografik biçimini korumuştu. Neuer Rımdschau'da yayınlanan Traumkitsch başlıklı makale, 19. yüzyıla ait demode unsurların gerçeküstücülük akımı içinde aniden parlayışını anlatıyordu. Benjamin ve Franz Hessel'in Paris'in pasajları hakkında tasarladıkları bir dergi yazısı, bu makale için malzeme oluşturmuştu. Benjamin, Tragedya Kitabı'nın Barok'u ele alışına benzer bir şekilde 19. yüzyılın aşırı fizyonomik eğilimlerini ele almayı düşündüğü taslak hazır olduğunda, "Pasajlar Çalışması" başlığına dört elle sarıldı. Bu eğilimlerden, modern çağın ilktarihi olarak dönemin düşüncesini yapılandırmayı düşünüyordu. Modem çağ tarihi yakın geçmişin arkaik kalıntılarını değil, en yeni olanı en eski olanın biçimi olarak ortaya çıkarmalıydı: "Başlangıçta eski üretim araçlarının etkisinde olan yeni üretim araçlarının biçimine... kolektif bilinçte yeninin eski ile birlikte nüfuz ettiği imgeler tekabül eder. Bu imgeler arzu edilen durumu gösterir ve kolektif, bu imgelerde toplumsal ürünün eksikliğini ve toplumsal üretim düzeninin zaaflarını hem ortadan kaldırmaya hem de onları olduklarından daha iyiymiş gibi göstermeye çalışır. Bu imgelerde bunun yanı sıra eskiyi - yani yakın geçmişi- azletmek için şiddetli çaba ortaya çıkar. Bu eğilimler yeni olan tarafından harekete geçirilen imgelerle ilgili fanteziyi reddederek onun en eski olana geri dönmesini sağlar. Her dönemin kendinden sonraki döneme ait imgelerle karşılaştığı hayalde, sonraki dönem, ilktarihin, yani sınıfsız toplumun öğeleriyle birleşmiş olarak ortaya çıkar. Kolektifin bilinç altında saklı olan sınıfsız toplum deneyimleri, yeni olanla kaynaşıp, süregelen yapılardan geçici modalara kadar yaşamın binlerce değişik biçiminde izlerini bırakan bir ütopya yaratır." Gerçi bu imgeler Benjamin için, Jung'un kolektif altbilincin arketipleri olarak nitelendirdiği şeyden öte bir anlam taşıyordu: Benjamin bu imgelerde tarihsel devinimin nesnel kristalleşmesini görmüş ve onlara "diyalektik imgeler" adını vermişti. Kumarbazın mükemmel bir doğaçlama teorisi bu imgelerin modelini oluşturuyordu: Bu imgeler tarih felsefesi açısından 19. yüzyılın fantazmagoryasınm cehennem figürü olarak gizini çözmeliydi. Pasajlar çalışmasının 1928'lerdeki ilk katmanının üstü, daha sonra ikinci bir materyalist katmanla örtüldü. Bunun nedeni, yaklaşan Üçüncü Reich nedeniyle 19. yüzyılın cehennem olarak betimlenmesinin geçersiz olması da olabilir, Benjamin'in Hausmann'ın bulvarlarının stratejik rolü üzerine kendisiyle hesaplaşırken ve özellikle de Auguste Blanqui'nin Nietzsche'nin "ebedi dönüş" öğretisini mutlak yılgınlık vurgusuyla ondan önce hapishanede yazdığı ve sonradan kaybolmuş olan Leternite par les astres adlı yazısına rastladığında, cehennem düşüncesinin tamamen farklı politik bir yöne itilmiş olması da. Pasajlar'ın planının ikinci bölümü 1935 yılında yazılmış olan XIX. Yiizyıl’ın Başkenti Paris adlı memorandumda tanıtılmıştı. Dönemin anahtar figürlerinin her biri görüntüler dünyasının kategorileriyle ilgilidir. Konu edilmek istenen Fourier ve Daguerre, Grandville ve Louis Philippe, Baudlaire ve Hausınann'dı, ama konular moda, yenilik, sergicilik ve dökme demir konstrüksiyon, koleksiyoncular, boş gezenler ve fahişelikti. Örneğin yoğun bir coşkuyla dolu olan bir bölüm Grandville'den  bahsediyordu: "Dünya fuarları, metaların evrenini inşa eder. 

Grandville'nin fantezileri meta özelliğini evrene taşır. Onu modernleştirir. Satürn'ün halkası, akşamları Satürn sakinlerinin temiz hava aldığı, dökme demirden bir balkona dönüşür...- Moda, bir fetiş olarak metanın ne şekilde yüceltileceğini söyleyen töreni belirler. Grandville, modanın iddiasını günlük yaşamda kullanılan nesnelere olduğu gibi kozmosa doğru da genişletir. Modanın en uç noktalarına kadar peşinden giderek, doğasını gün ışığına çıkarır. Moda organik olanla çatışma halindedir. Canlı bedeni cansız evrenle birleştirir. Canlı olanda cesedin haklarını gözetir. Cansız olanın cinsel çekiciliğinin yasalarına tabi olan fetişizm, modanın can damarıdır. Metaya duyulan saygı ve özen, fetişizmi kullanır." Bu tür düşüncelerle, planlanmış olan Baudelaire bölümüne geçilir. Benjamin bunu, üç bölümden oluşan kısa bir kitap yapmak için, büyük taslaktan ayırmıştı; büyük bir bölüm 1939-40 yıllarında Zeitschrift für Sozialforschung'da Baudelaire'de Bazı Motifler Üzerine başlığıyla bir makale olarak yayınlandı. Bu makale, Benjamin'in, Pasajlar külliyetinden ortaya çıkarıp bitirdiği nadir metinlerden biridir. İkinci bir metin, Benjamin'in Pasajlar'ın taslağını takip ederek geliştirdiği, aynı zamanda Benjamin'in bilim-kuramsal düşüncelerini özetleyen Tarih Kavramı Üzeril'le başlıklı tezlerdir. Bu taslaktan işgal günlerinde Paris'te saklanan binlerce sayfalık kaynak araştırması var. Ancak tamamının bir araya getirilmesi neredeyse imkansız. Benjamin'in amacı her türlü net yorumdan kaçınıp, sadece malzemenin şok edici bir montajla anlamları ortaya çıkarmasını sağlamaktı. Felsefe gerçeküstücülüğe sadece yetişmekle kalmayıp, bizzat kendi gerçeküstü olmalıydı. Tek Yön'de, çalışmalarındaki alıntıların, ortaya çıkıp okurun düşüncelerini elinden alan, yol kesen haydutlar gibi olduğunu ifade eden cümleyi, tam kelime anlamında kastetmişti. Öznelliğe karşı oluşu, başyapıtının sadece alıntılardan oluşmasıyla taçlandırılmalıydı. Baudelaire yazısına ve Tarih Felsefesi tezlerine girememiş çok az yorumu bulunuyordu ve hiçbir kural, iddiadan arınmış bir felsefe için bu cesaret gerektiren girişimin nasıl oluşturulacağını ve alıntıların, biraz olsun anlamlı bir şekilde nasıl artarda dizileceğini bile belirtmiyordu. Fragmanlardan oluşan felsefe fragman halinde kaldı; belki de, düşüncenin taşıyıcısından kendini kurtarıp kurtaramadığı belli olmayan bir yöntemin kurbanıydı.
Ancak yöntem içerikten ayrılamaz. Benjamin'in bilgi ideali, zaten var olanın yeniden üretilmesiyle yetinmedi. Elde edilmesi mümkün olan bilgilerin çemberinin daraltılmasında, yeni felsefenin düş gücünden yoksun olgunluğuyla gurur duymasında, mutluluk beklentisinin sabote edildiğini, sonsuza kadar aynı olanın, yani bizzat mitin güçlendirildiğini sezinliyordu. Ancak ütopik motif anti-romantik motifle eşleşir. Benjamin, sanki aydınlanmanın sınırlayıcı sürecini geri çevirmek ve sanki bunu eski, teolojiyle üstü örtülmüş felsefelere pervasızca dayandırmak mümkünmüş gibi transandantal olanı doğal aklın içinden çekip çıkaran, görünürde kendisininkine yakın çabalara -mesela Scheler' in çabalarında olduğu gibi- kendini kaptırmadı. Bu nedenle Benjamin'in düşünce biçimi, kesintisiz bir uyumun, tek sesliliğin "başarılmasına" yaklaşımı gereği kendi kendine engel olur ve fragmanlardan oluşmayı prensip haline getirir. Benjamin tasavvur ettiği şeyi gerçekleştirebilmek için felsefenin açık bir şekilde aktarımında tamamen dışsal olanı seçti. Bir yapısı olmasına rağmen, geleneğinin tüm unsurları dağınık bir şekilde, felsefenin yeraltı labirentlerine karışır. Ölçülemezliği, kendini nesneye ölçüsüzce bırakışına dayanır. Günlük hayata özgü her şeyin mikroskobun altında yabancılaşması gibi, düşünce konuya yaklaştıkça konu yabancılaşır. Benjamin'i, sistemi ve kendi içinde tutarlı bir sebep-sonuç ilişkisi eksik olduğu için sezgi ve görüş temsilcilerinin arasında saymak -arkadaşları hep onu bu şekilde yanlış anlamışlardır- ondaki en önemli şeyi unutmak demektir. Sadece bakışın kendisi mutlak olma iddiasında değildir; bakışın biçimi ve tüm optik değişmiştir. Büyütme tekniği, sabit, hareketsiz olanı harekete geçirir ve hareketli olanı durdurur. Benjamin'in Pasajlar çalışmasındaki, toz, pelüş gibi minimal ya da kıymetsiz nesnelere düşkünlüğü, kabul gören kavramlar ağının ilmeklerinin arasından usulca kaçıp gidiveren ya da ardında alelacele verilmiş bir"hükümden başka bir iz bırakmayacak kadar değersiz kabul edilen her şeyle ilgilenen tekniği tamamlar. Fantezinin diyalektikçisi, tıpkı Hegel gibi, "en küçük şeyde ekstrapolasyon" olarak tanımladığı fanteziyi "şeyi aslında olduğu gibi görmeyi", yani bilinç ve kendinde şey (Ding mı sich) arasındaki, ortadan kaldırılması mümkün olmayan eşiği kabul etmeden görmeyi umar. Ama bu görüşün uzaklığı farklılaşmıştır. Hegel'de olduğu gibi, özne ve nesne nihayetinde özdeş olarak geliştirildikleri için değil, aksine daha ziyade öznel sezgi nesne içinde sona erdiği için, bu düşünce biçimi yöntemlerle yetinmez. Düşünce şeye dokunmak, onu koklamak ve tatmak istercesine onu sıkıştırır. Bu tür bir ikinci duyumsallık sayesinde, kör görüşün tesadüfüne teslim olmadan, sınıflandıran yöntemlerin ulaşamadığı altın damarlarına girmeyi umar. Mesafenin nesneye indirgenmesi aynı zamanda, Benjamin'in düşüncelerini ilerde yönlendirecek olan olası pratikle ilişkiyi kurar. Benjamin, deneyimin dejavu'da açıklığa kavuşturmadan ve nesnellik olmaksızın bulduğu şeyi, Proust'un iradedışı hatırlama sayesinde gerçeği edebi olarak yeniden kurmak olacağını umduğu şeyi aşmak ve kavramla gerçeğe yükseltmek istiyordu. Benjamin, aslında kavramsız deneyimin işi olan bu yükseltmeyi, her an gerçekleştirmekle yükümlü tutar kavramı. Düşünce, deneyimin yoğunluğunu kazanmalı ve yine de kendi kesinliğinden feragat etmemelidir. Ancak bilginin ütopyasının konusu ütopyadır. Benjamin bu ütopyayı "ümitsizliğin gerçekdışılığı"; olarak adlandırmıştı. Felsefe yoğunlaşarak deneyime dönüşür ve böylece umuda kavuşur. Ancak umut, her zaman kırık bir umuttur. Benjamin, nesnelerin gizli konturları bir kez de uzlaşma durumunda ortaya çıksınlar diye nesneleri aşırı ışıklandırdığı anda, durumla varoluş arasındaki uçurum net bir şekilde ortaya çıkar. Umudun ödülü yaşamdır: "Doğa sonsuz ve bütüncül geçiciliğiyle Mesih kimliğindedir" ve mutluluk, -Benjamin'in son dönemine ait her şeyi içine alan bir fragmana göre- doğanın kendi "ritmidir". Bu nedenle Benjamin'in felsefesinin merkezi, kendi şeyleşmesini inorganikleşene kadar tamamlayarak tanınmayacak hale gelmiş olan yaşamın yeniden eski haline getirilmesi olarak ölünün kurtarılması düşüncesidir. Gönül Bağları yazısı "sadece umutsuzların uğruna bize umut verildi" sözleriyle sonuçlanır. Benjamin'in imkansızlığın imkanı paradoksunda mistisizm ve aydınlanma son kez bir araya geldi. Hayalini ele vermeden ve düşünürlerin her zaman hemfikir olduğu şeyin, yani olmaması gerektiğinin işbirlikçisi olmadan hayalinden vazgeçti. Tek Yön'ün aforizmalarına, Benjamin'in yazdığı her şeye damgasını vuran bilmece ve şaşırtmaca karakterinin temeli, bu paradokstur. Bu paradoksu yine de felsefenin tek aracı olan kavramlarla çözmek, Benjamin'in çeşitliliğin içine sakınmadan dalmasının nedenidir. 

 

 

Adorno, Theodor W., and Dilman Muradoğlu. Walter Benjamin üzerine. Yapı Kredi, 2004.

Walter Benjamin Kimdir?
Site Haritası
© Copyright 2020 Tüm hakları saklıdır. Homopsychologicus Psikoterapi ve Psikolojik Danışmanlık
Designed & Developed by Art Web ® Tasarım ve Yazılım Hizmetleri